A- A+

CİHAD DERSLERİ- Sahâbe ve Îsâr

Mekke’de ilk Müslümanlar arasında kardeşlik bağı oluşturan Hz. Peygamber efendimiz, 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra da Medine’nin yerlisi olan Ensar ile Mekke’den gelen muhâcirler arasında yeni bir muâhât yani kardeşlik bağı oluşturdu.

İslam dini, inananları birbirine kardeş etmiştir. Müminler, birbirlerinin kardeşleridir. Hangi renkten, hangi ırktan, hangi sınıftan olurlarsa olsunlar, birbirlerinin kardeşleridir. Hz. Peygamber, bu hakikati fiilî sahaya da taşımış ve sahâbe arasında iki kere ‘muâhât’ yani ‘kardeşlik akdi’ yapmıştır. Bunlardan biri hicretten önce Mekke’de, diğeri de hicretten sonra Medine’de yapılmıştır. Mekke’deki muâhât, Kureyş’e mensup bazı Müslümanların âzatlı kölelerle kardeş ilan edilmesi şeklinde olmuştur. Meselâ, Zeyd b. Hârise ile Hz. Hamza, Ebû Huzeyfe’nin âzatlı kölesi Sâlim ile Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh, Bilâl-i Habeşî ile Ubeyde b. Hâris kardeş olmuşlardı. İslâm’ın ilk yıllarından beri birbirleri ile sımsıkı bir şekilde kenetleşen ve kardeş olan Müslümanlar, hicretten sonra ikinci bir kardeşlik örneği daha sergilediler.

Hz. Peygamber efendimiz, Mekke’den ayrılmadan önce, Müslümanlara hicret izni vermişti. Hz. Peygamber’den önce hicret eden Muhâcirler Kubâ köyünde ve Medine’de Ensâr tarafından misafir ediliyorlardı. Ensâr, Mekke’den gelen Muhâcirleri misafir etme konusunda birbirleri ile yarışıyorlardı. Hz. Peygamber efendimizle birlikte gelen ve daha sonra gelenlerle Muhâcirlerin sayısı çoğaldı. Bunların sayısı yaklaşık seksen ile yüz arasındaydı. Bunlar, imanları ve dâvâları uğruna her şeylerini Mekke’de bırakmış ve Medine’ye gelmişlerdi. Hanımları ve çocukları ile birlikte gelebilenler pek azdı; çoğunun hanımı, çocukları, malı, zenginliği, her şeyi Mekke’de kalmıştı. Bu güzel insanlar, bu kutlu yolculuğa severek ve isteyerek çıkmışlardı, pişman değillerdi.

Üzerlerinde eşlerinden ve çocuklarından ayrılmış olmanın yalnızlığı ve garipliği vardı. Bu gariplik de muâhât ile giderildi. Her türlü problemi en güzel şekilde çözen Hz. Peygamber efendimiz, Medine’ye akın eden Muhâcirleri, Ensâr kardeşlerinin evlerine dağıtarak göç olayından dolayı doğabilecek problemi çözdü. Bir Muhâcir ile bir Ensârı kardeş yaptı. Medineliler, Muhâcir kardeşlerini alıp evlerine götürdüler. İşlerinde birlikte çalışacaklar ve kazancı paylaşacaklardı. Medineli Ensâr, fazla arazilerini Hz. Peygambere bağışladılar. Hz. Peygamber de bu arazileri Muhâcirler arasında taksim etti. Ensâr, bu kadarla kalmayarak şu cömert teklifte bulundular:

“Ey Allah’ın elçisi! Hurmalıklarımızı da Muhâcir kardeşlerimizle bizim aramızda paylaştır.”

Hz. Peygamber efendimiz “hayır, öyle olmaz” buyurarak bu teklifi kabul etmedi. Bu sefer Ensâr, Muhâcirlere şunu teklif ettiler: “Öyle ise ağaçların bakım ve sulama işini siz üzerinize alınız, mahsulde ortak olalım.” Bu teklifi Hz. Peygamber efendimiz benimseyince, her iki taraf “işittik ve itaat ettik” diyerek teklifi kabul ettiler.[1]

Medine, ziraata elverişli olduğu için Medineliler bağ-bahçe işleriyle uğraşırlardı. Mekkeliler de ticaretle meşgul olurlardı. Her birinin ayrı bir ticari kabiliyeti olan Muhâcirler, Ensâr kardeşlerinin işlerinde çalışmakla birlikte, boş zamanlarında da Medine pazarında ticaret yaparak kısa zamanda zengin oldular. Kendi iş düzenlerini kurduktan sonra da bekâr olanlar evlendi, evli olanlar da Mekke’den evlerini Medine’ye naklettiler.

Hz. Peygamber efendimiz, Mekke’den gelen bir Muhâcir olan Abdurrahman b. Avf’ı Medineli Sa’d b. Rebî ile kardeş yapmıştı. Sa’d, kardeşi Abdurrahman’a, kendisinin sahip olduğu her şeyin yarısını almasını teklif etti. Abdurrahman, “kardeşim, Allah senin her şeyini sana mübârek kılsın, benim onlara ihtiyacım yok. Sizin alışveriş yaptığınız çarşınız nerede? Yarın, sabah olunca sen bana orayı göster” dedi. Sa’d da sabahleyin onu Kaynuka oğulları çarşısına götürdü. Bu çarşıda ticarete başlayan ve kısa zamanda zengin olan Abdurrahman, “taşa uzansam, altında ya altına, ya gümüşe rastladığımı görürüm” derdi.[2]

Hz. Peygamber efendimizin Medine’de kurmaya başladığı İslâm Devleti’nin temelleri işte böyle bir kardeşlik esası üzerine atıldı. Kardeşler, birbirlerine kucak açıyor; maddî ve manevî konularda yardımlaşmayı esas alıyorlardı. Böylece Medineli Müslümanlar, dinleri uğruna hicret eden Muhâcirlerin gariplik ve mahzunluğunu gideriyor, onları Medine’ye ısındırıyorlardı.

Şu hâtıra Ensârı daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır: Müslümanlar, hicretin dördüncü yılında Nadîr oğulları savaşını kazandı ve biraz da ganimet elde ettiler. Hz. Peygamber efendimiz, önce Medineli Ensârı çağırdı ve onlara şöyle dedi: “Bu elde ettiğimiz ganimet hepinizin hakkıdır. Ensâr ve Muhâcir arasında ortak bir şekilde paylaştırmamız gerekir ama ben size iki teklif sunacağım, siz hangisini isterseniz onu uygulayacağım.” Onlar da “buyurun ya Rasûlullah” dediler. Hz. Peygamber efendimiz, onlardan şu iki tekliften birini kabul etmelerini istedi ve şöyle dedi: “İsterseniz bu ganimeti pay edilmesi gerektiği şekliyle herkese hak ettiği miktarda pay ederiz, Muhâcirler yine sizin yanınızda kardeşleriniz olarak kalırlar. Veya bu ganimeti sadece Muhâcirlere veririz ve onlar size yük olmaktan kurtulurlar. (Peygamber efendimiz (s.a.v.) “siz, onların yükünü taşımaktan kurtulursunuz” da demiş olabilir) Bu imkânlarla ev alsınlar ve evlerine yerleşsinler. Nasıl istersiniz? Teklifimin hangisini kabul edersiniz?”

Hz. Peygamber efendimizin bu teklifine karşılık Ensâr şöyle dedi: “Ya Rasûlullah! Biz, bu tekliflerin ikisini de kabul etmiyoruz.” Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir an duraksadıktan sonra “peki, buyurun ne diyorsunuz?” dedi. Onlar da şöyle dediler: “Biz diyoruz ki, bu ganimetlerin hepsini Muhâcir kardeşlerimize verin ve Muhâcir kardeşlerimiz yine bizim evimizde kardeşimiz olarak kalmaya devam etsinler.” Onların bu fedâkârlığı karşısında Hz. Peygamber efendimiz “Allâh’ım! Ensârı ve Ensârın çocuklarını koru!” diye duâ ettikten sonra bütün ganimet mallarını Muhâcirlere dağıttı. Ensârdan sadece yoksul olan Sehl b. Huneyf ile Ebû Dücâne’ye de birer hisse verdi.[3] İşte îsâr budur, yani Müslüman kardeşini kendine tercih etmendir. Akılların almayacağı şekilde bir fedâkârlık göstermendir.

İslâm'ı bugünlere getiren işte bu ruh, bu anlayış ve bu fedakârlıktır. Bu güzel insanların hayatını okuyup da bir ders alamazsak kendimize yazık etmiş oluruz. Bu güzel hâtıralar satırlarda, kitapların içinde kalır ve unutulur. Biz, bu hâtıraları anlatarak ve yaşayarak canlı tutmalıyız. Bu fedakârlık hayatımıza yansısın, hayatımız bereketlensin istiyoruz. Allah'ım! Bütün ümmet-i Muhammed’in hayatını bu şekliyle bereketlendir! Âmin!


[1]Belâzürî, Fütûh, 31.

[2]İbn Sa’d, Tabakât, III,123.

[3]Belâzürî, Fütûh, 31.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr