Nisan 2012 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Bireyselliğin Kısa Hikayesi

 İnsanların milyarlarla ifade edilmediği dönemlerde,yeryüzünde yaşayan fertler daha sakin bir hayat sürüyordu.

İnsan, insanın mirasçısı idi. Varisler, dünya hayatında olduğu gibi, insanı öbür âlemde de saadete iletecek her şeyi devralıp gelecek nesillere aktarabiliyordu.

Geçmişine sımsıkı bağlı kalabilen kişiler ihtiyaçlarına yetecek kadar üretiyor, arzularının kölesi olmadan yaşamaya gayret ediyordu.

Bütün bunları yaparken bir “Külli İrade”nin yansımasına razı olduklarının bilincinde idiler.

Kendi iradelerinin sınırlarını aşarak  “Külli İrade”nin mahut çerçevesinin dışına çıkmamaya azami gayret sarf etmeleri olumlu neticeler hâsıl ediyordu.

Böylece nefislerini ilahlaştırma tehlikesinden de korunmuş oluyorlardı.

Nefislerinin kölesi olmaktan korunan insanlar özgürlüğün zevkini tadarak hayatlarını sürdürüyorlardı.

Özleri gürdü, özlerini basit bir dünya menfaati ile değişmiyorlardı. Köle değillerdi. Çünkü kul olmanın zevkini doyasıya tadarak hayatlarını idame ettiriyorlardı.

Ne zaman kul olunacak varlıklar karıştırıldı; o zaman işler karıştı.

Birey kişinin, kişi cemaatin yerini aldı.

Birimiz hepimiz için değil hepimiz birimiz için var olmaya başladık.

Can ve beden ruha sol çekti! Öyle hız yapmıştı ki beden, neredeyse ruhun kalbi duracaktı…! Solladı.

Bu arada nefis fırsatı ganimet bilip, ruhun tahtına oturdu.

Cüsselere haddinden fazla önem verilir oldu.

Yedikçe yedik. Doydukça acıktık.

Acıktıranı da doyuranı da unuttuk.

Stresler, bunalımlar, intiharlar icad ettik hiç yoktan…

Unuttuklarımızın yerini hiç hatırlamayacaklarımız almaya başladı.

Koptuk mirasımızdan, vazgeçtik varis olmaktan.

Fert olduk; her yerde kendimizi öne çıkarttık, her şeyin önüne geçmeye uğraştık.

Sonuçta birey olduk… Lakin ne olduğunu bilemeden yaşayan bireylerden bir birey olarak.


ZAMANIN DEĞERİNİ BİLENLER

Zamanın bereketsizliği son yıllarda daha çok konuşulur oldu. Saatlerin bu kadar yaygın kullanım alanı bulmadığı dönemlerde, insanlar zamanın değerini daha iyi biliyorlardı.

Onlar hayatlarını yaratılmışların kurduğu saatlere göre değil, Rablerinin saatine ayarlıyorlardı.

Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya râm olmamışlardı.

Zamanın bir sınırı olduğunu Kutsal Öğretilerinden bellemişlerdi.

Esas zamanın henüz yaklaşmadığının bilincinde idiler.

Sahip olduklarını, sahip olabilecekleri en değerli vakitler için harcamayı Efendilerinden öğrenmişlerdi.

Zamana hükmetmenin ne demek olduğunu tatbikatla dünyaya anlatanlar onlardı.

Boş bir vaktin olmadığını dünyaya öğrettiler, lakin kendi torunları bundan habersiz kaldı.

Tesadüf diye bir şey olmadığını âleme haykırdılar, ancak onların nesilleri buna sağır kalmaktan bigâne kalamadı.

Ne acıdır ki, üç-beş asra dünya tarihini sığdıranların evlatları zamanın esiri olmuş durumdalar! 


NE OLUYOR?

Nimetlere gark oldukça insanoğlu zayıflıyor.

Yiyecekler çoğaldıkça hastalıklar artıyor.

İnsan yedikçe yiyor, yine şükretmiyor.

Elde eden insanın elde ettikleri, sadece nankörlüğüne hizmet ediyor.

Aradıklarını bulanlar, yenilerini aramaktan asla vazgeçmiyor.

Güzele sahip olan, en güzelin peşine düşmekten kendini alamıyor.

Elde edilen makamlar, vız geliyor tırıs gidiyor.

Bir üst makam sevdası zihinlerden silinmiyor.

Aza kanaat etmeye kimse talip olmuyor.

Diğer gamlı olamayanlar elenmiyor.

Bencillik zirveden bir türlü inmiyor.

Haberleşme araçları çoğaldıkça kalpten kalbe giden yollar daralıyor.

İletişim araçları yaygınlaştıkça kişilerin yalnızlığı artıyor.

Vasıtalar arttıkça ziyaretler azalıyor.

Teknoloji girdikçe aileler eriyor.

Binalar yükseldikçe zinalar azalmıyor.

Öğrenenler çoğalıyor; samimiler azalıyor.

Kişisel gelişimciler çalışıyor; bunalımlar yok olmuyor.

Yor...Yor... Ne oluyor…? Ne oluyor…!


TERKEDEN EŞE MEKTUP

Cevriyem,

Sebeb-i Med’den hemzem, neden muttasıl iken munfasıl olduk! Arizîye bağlama ne olur. Lazaim-î sükun ol evine dön. Söz, bir daha ğunne yapar gibi kafanı ütülemeyeceğim. Kelimelerimi seçerken özellikle muhaffef olanları tercih edeceğim.

Sen konuşurken hep istima halinde olacağım. Yine de Arız-i olup durur isen, kaç vecih olur isen kabülümsün.

İşmamına kurban olduğum yalvartma gayri… Mahrecim, sıfatım kalmadı. Avam kıraati gibi dağıldım. Sekte sonrası nefesi kesilen, acemi imama döndüm. Gel iklab olalım, dön evine!

Daha olmadı kendine uydur da, te’ye uğramış dal gibi mütecaniseyn et beni.

İsteklerim olur ise naçizane imale yapmadan kısa yollu kasr edeceğim. Sana karşı mâkabli kesreli ra gibi ince olacağım.

Senden haber alamıyorum. Huruf-i mukatta’ gibisin! Biraz muhkem ol, canımı ye! Söylediklerimi tahaddi olarak algılama ne olur. Beni dirayet tefsiri gibi kafana göre yorumlama. Söylediklerimin siyakına, sibakına bir göz atıver. Hatta bir bak sebeb-i nüzulu nedir. Her dediğime inanasın diye Mekki sure gibi yemin mi edeyim! Sen benim zahirime bakma. Müteşabihime aldanma. Anlayasın diye tertil üzere konuşuyorum. Sen de böyle anlat. Kelam-ı hadrin kulak kepçemden geri dönüyor.

Koyduğun kurallar kalıcı olsun. Koyduğun kuralları ertesi günü neshediyorsun. İcazül Kur’an gibisin.

Her yaptığını, söylediğini tefsir ve tevil etmek için sülalenden en az on kişinin rivayetine başvuruyorum. Sana yalvarmak için geliştirdiğim üslubuma gayret ettiğim kadar kıraatime çalışsaydım Mustafa el Cezerî Hoca’ya Yasini ezberden okur ve yüksek bir not alırdım.

Geleceksen gel, yoksa diğer üç hakkımı kullanıp talak-ı selaseyi kafana taç eyleyeceğim.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Nisan 2012

Sayı: 285

İlkadım Arşiv