Temmuz 2017 İbrahim ÇİFTÇİ A- A+
A- A+

Bir Yıl Sonra

Akşam sonrası bir akraba ziyaretinde çaylarımızı yudumluyoruz. Oradan buradan konuşuyoruz. Ev sahibine oğlu doktor olan yeğenimizden bir telefon geldi. Gazi Hastanesinin acil bölümüne (kendi bölümü) birçok yaralı ve ölü geldiğini onlarla meşgul olduğunu söyledi ve ekledi. Haberler iyi değil. Darbe olmuş diyorlar.

Darbe yaşamış birisi olarak inanamadım. Askerin böyle bir şey yapacağına dönem itibarıyla inanmak çok zordu. Hemen televizyonu açtık ve bildiğimiz önbilgilerle karşılaştık. Kalktık, evimize varınca olayın ciddiyetini anlamaya başladık. Sonra saati hatırlamıyorum dışarı çıkıp Nevşehir’in ana caddesinde toplanmaya başladık. Ulaştığım herkese de çıkmalarını söyledik. Sonrası Cumhurbaşkanının çağrısıyla meydanlar doldu. Başbakan ve Cumhurbaşkanının açıklamalarıyla bunun asker içinde bir kalkışma olduğunu ve aktif gücün FETÖ olduğunu öğrendik.

Ben bu yapılanmanın asker içinde darbeye girişecek kadar güçlü olduğunu bilmiyordum. Bu kadar hain olduğuna, olabileceğine hiç ihtimal vermiyordum. Evet sadece kendilerini düşündüklerini, diğer İslami çalışma yapanlara mesafeli durduklarını, liberal, solcu, ateist vs. kesimleri Müslüman kesimlerden daha çok sevdiklerini, amaca ulaşmak için her yolu caiz gördüklerini görüyorduk. KPSS, polis koleji, askeri okul vb. sınavlarda büyük bir kul hakkı ihlali yaptıklarını da fark ettik ve bunun dini anlamda büyük veballer içerdiğini de her ortamda söyledik. Yani bu yapının dini, ahlaki, hukuki anlamdaki yanlışlarını herkes gibi biz de biliyorduk. 28 Şubat anlayışına, 8 yıllık zorunlu eğitime, başörtü yasağına karşı tutumu, yapı hakkında epey bilgi verdi ama yine de tabandaki elemanların sosyal hayatlarına, dindarlıklarına, gayret ve fedakârlıklarına bakarak tepedekileri suçluyorduk.

İlk olarak dershane düzenlemesine gösterdikleri, ahlakta ve dinde yeri olmayan ölçüsüz, sınırsız tepki, iftira hatta küfürler yapı hakkında bilgileri netleştirdi. 17-24 Aralık sürecindeki karalamalar ve iftiralar benim gibi “amalı” cümlelerle yapının tabanına bakarak “olamaz” diyenleri de değiştirdi. Artık bu yapılanmaya iyi niyetli bakılamazdı. Kendilerine yıllarca “her şeye rağmen” destek olmuş bir kesimi din düşmanı ilan etmiş, çok cepheli bir savaş açmışlardı. Savaşta iki taraf olur. Yapı, savaşın her türlüsünü denerken devlet yapıyı ”FETÖ” (Fethullahçı Terör Örgütü) olarak kabul etti. (MGK)

İşte bu dönemden sonra ve özellikle Cumhurbaşkanının örgütü tanıtmak için kullandığı “aşağısı ibadet, ortası ticaret, yukarısı ihanet” ifadesi birçok kişinin yapıdan ayrılmasını sağlar zannettik. Aynı ortamda olduklarımızla konuştuk. Ama bizim samimi dediğimiz tabanında hemen hiç değişme olmadı. Aslında o dönem bir fırsattı. Zaman geçtikçe onların düşmanlıkları iftira boyutuyla artıyordu. Yine diğer İslami oluşumlarla da araları açılıyordu. Hiç kimsenin ama hiç kimsenin uyarılarını kabul etmiyor varsa da yoksa da “biz” diyorlar. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere her kesimi karşılarına alıyorlardı. Ne olacak sorularının cevabı verilemezken 15 Temmuz darbe girişimi herkesi şok etti.

Girişim ya da kalkışmanın hikâyesini anlatmayacağız malumunuz. Kendi askerini, kendi polisini, kendi meclisini, kendi halkını bombalayan, mermi yağdıran, tankları halkın üzerine süren, tanklarla önüne gelen her şeyi düzleyip gidenler Müslüman, Türk olabilir mi? Kim bunlar? Gözlerini kan bürümüş canileri aratmayacak tarzda etrafa saldıranları anlamak mümkün değil.

Aradan 12 ay geçti ve şimdi yukarda kendilerine ad bulamadığım bu kişilerle ilgili aklama ve masumiyet tiyatroları oynanmaya başladı.

1. Darbe önlenebilirmiş. İstihbarat zaafı veya ihmal olmasaydı bu darbe girişimi engellenebilirmiş. Diyelim ki öyle olsun. İhmal var, zaaf var. Peki bu darbecilerin yaptığını hafifletir mi? Onları masum mu yapar?

2. Bunlara çok yüz verilmiş. Hükümet “ne istediniz de vermedik” demiş. Her yerde cirit atmışlar, buna göz yumulmuş. Bunları doğru kabul etsek bile dershaneler, Bank Asya, MİT tırlarının durdurulması, MİT Müsteşarının gözaltına alınması, 17-24 Aralık olaylarındaki tertiplere karşı insanımız Cumhurbaşkanı ve bu yapıya karşı mücadele edenlerin yanında yer aldı mı? Yine çoğumuz tabana bakarak “acaba” deyip tavır koymaktan çekinmedik mi?

3. Hükümet ve devlet kurumları aleyhine her gün haberler yapılırken bile bu yapıya karşı duran Cumhurbaşkanı yalnız kalmadı mı?

4. Bunlar devletin tüm kurumlarını kullanırken buna göz yumanların yanlışlığı 15 Temmuzdaki caniliği ortadan kaldırır mı?

5. “Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla kaplıymış.” derler. Biz Müslümanlar bunlara hep iyi niyetle yaklaştık. Hatta yardımcı olduk. Bundan dolayı Müslümanları suçlamak çok yanlış olur. Bu yapıyı aklamak için geçmişe dönük “şunu yapsaydınız, şöyle etseydiniz…” şeklinde cümleler kurmak ne 15 Temmuzu ne de FETÖ’yü aklar. Aksine Müslümanları kandırdığı için daha fazla suçludurlar.

6. Yurt dışına kaçanlar nasıl geçiniyor acaba? ABD’de bir kişi ayda kaç dolara yaşayabilir? Hiç düşündünüz mü? Onca kişinin o lüks içindeki yaşantılarının kaynağı nedir acaba? Bu değirmenin suyu nereden geliyor?

Sonuç: Davalar görülmeye başlandıktan sonra FETÖ örgüt olduğunu gösterdi. O kadar insanın katili, en azından müsebbibi kendileri değilmiş gibi alay etme, dalga geçme, sinsi gülüşler, olayı magazinleştirici ifadeler vs. bu yapının acımasızlığını gösteren önemli delillerdir.

Kendilerinin bu yapıya bağlı samimi Müslümanlara verdiği zararın ötesinde tüm İslami cemaatlere güvensizlik noktasında da büyük zarar verdi. Yardımsever halkımızda vakıf ve derneklere yapılan yardımlarda ve çocuklarını teslim etmede büyük şüpheler oluştu. Ama hala ders almadılar ki samimileri bile “evet yanılmışız” demiyorlar.

Hiçbir neden, hiçbir kimse 15 Temmuz’u haklı çıkaramaz. Tabandaki masumlar yukarıdaki soruları sorsunlar. Soruların cevabını versinler. Çünkü Türkiye’de hiçbir darbe ya da girişim kendi halkını, polisini, meclisini, askerini bombalamamıştır, biline.

Allah ahirette kişileri sevdikleriyle beraber kılsın. Herkese niyetinin karşılığını versin. Şeriat zahire göre hükmeder ve onun kestiği parmak acımaz.

 

DÜĞÜNLER

Geçenlerde Cumhurbaşkanımız Hindistan gezisinde Hint düğün sektörüne dikkat çekerek müteşebbisleri oraya yönlendirince “ya bizim düğünler?” diye düşündüm.

Uzun zamandır konuşulan bir konu düğün. İslami hassasiyeti olanlar nasıl bir düğün yapmalı? Mekânın özelliğinden katılımcıların nitelik ve isteklerine, programın içinin nasıl doldurulacağına kadar düşünmek durumundayız.

Yine “aah o eski günler…” diye başlayan faydasız özentileri bırakıp gelenek ile yeniyi nasıl bir araya getirebiliriz? İslam’a aykırı her şeyden nasıl kaçınırız diye kafa yormalıyız. Salt eleştiriyi bırakıp yeni yol ve alternatifler sunalım, gösterelim insanımıza. Hayrettin Karaman Hoca fetvalarıyla çözüm sunardı. İfrat ve tefrite kaçmadan İslami olanını bulabiliriz.

1-İsraftan kaçınılmalı. Bir kere oluyor diye yanlışa ve israflara kılıf aramayalım.

2-Alkol verilen mekânlarda kesinlikle düğün yapmamalıyız (bazı otel, motel ya da restoranlar gibi). Düğün esnasında üstü örtülse bile.

3-Davetlileri kadın erkek karışık oturmak zorunda bırakan mekânları tutmamalıyız. Tutulmuşsa ona göre düzenleme yapıp ayırmalıyız.

4-Programları dini içerikli olsun diye sohbet, Kur’an kıraati gibi etkinliklere boğup düğün havasından uzaklaştırmamalıyız. Bunlar dinlenmediği için bunların ve icra edenlerin değeri düşürülüyor.

5-Hem evlilik hem de sünnet düğünlerinin bir eğlence, şenlik olduğunu unutmamalıyız. Bunun gereklerini dini hudutlar içinde yerine getirmeliyiz.

Peki nasıl bir eğlence? Hayrettin Karaman Hoca’nın fetvalarından yola çıkarak söylemek gerekirse;

Korkmadan çekinmeden hadislere uygun zamanımız eğlencelerini uygulayabiliriz. Mesela hadis-i şerifte Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Haram beraberlikle helal beraberlik arasındaki fark; evlenmek, def çalmak ve duyurmaktır.” buyurarak müzikli düğün merasimi düzenlemenin mubahlığına işaret etmemiş mi?

Hatta bunun içindir ki, sırf nikâhı ilan etmek maksadıyla davul, zurna def gibi enstrümanların düğünlerde çalınabileceğine cevaz verilmemiş mi? Davul ve zurna ile bazı kahramanlık ve halk türküleri söylense ne olur? İnsanın nefis ve heveslerine hitap etmediği için kimse bir şey diyemez. Günümüzde davul zurna olumsuz gösterilere sebep olduğu zaman davul-zurna çalınmasına ruhsat verilmiyor. Doğrudur tabi.

Düğünlerde ve başka törenlerde müzik eşliğinde oynanan oyunlar eğer edebe, ahlaka aykırı değilse neden olmasın? Abdullah bin Abbas’ın, sünnet ettirdiği oğlu için eğlence düzenlediği ve bunun için para ödeyerek erkek oyuncular tuttuğu bilinmektedir.

Kadınlar da erkekler de kendi arasında dini ölçülere uyarak çalsın oynasın, eğlensin ne olur? Ama kadınların erkeklerin yanında oynaması kesinlikle haramdır. Erkeklerin kadınların yanında oynayabileceği ama edep ve ahlaka aykırı hareketleri yapmamaları gerektiği belirtilmiştir. İmam Gazalî düğün, bayram ve şenlik günlerinde erkeklerin kendi aralarında oyun düzenleyip, oynamalarında bir sakıncanın olmadığını kaydeder. Halk oyunlarımızın ne mahzuru var? Niçin oynamıyor, oynatmıyoruz?

Yine düğün, bayram ve şenlik günlerinde çeşitli ikramlarda bulunmak da iyidir. Düğün yemeği “velime” muhakkak olmalıdır. Herkes kendi kesesine göre israf etmeden her türlü ikramda bulunabilir. Mesela geleneğimizde var olan damadın para atması, şeker ve fındık fıstık dağıtılması devam ettirilmesi gereken adetlerdir.

Düğünler, sünnetteki tavsiyelere uyularak, İslamî hudutlar çerçevesinde yapılır, örnek düğünler oluşturulursa aynı zamanda güzel bir çığır açılmış olur. Unutulmamalıdır ki, güzel örneklerin artması nispetinde şikâyetçi olduğumuz kötülüklerin önü alınacaktır. Yoksa hem şikâyetçi olup hem de alternatif üretemezsek kimseye bir diyeceğimiz kalmaz.

Bu arada düğün organizasyonlarında Müslümanlar devreye girmelidir. Onlar “nasıl bir düğün yaparız?” sorusuna değişik alternatif programlarla karşılık verebilmelidir. Tıpkı “davetiye” basımında olduğu gibi. Selam ve dua ile…

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Temmuz 2017

Sayı: 348

İlkadım Arşiv