Bir Ömür
Mayıs 2020 İbrahim ÇİFTÇİ A- A+
A- A+

Bir Ömür

Liseli Gençten, Abiliğe ve Sancaktarlığa

 

Avanos Lisesine 12 Eylül 1980 öncesi tayinim çıkmıştı. Ben greve başlamadan önce 12 Eylül Darbesi olmuştu. Nevşehir’in Avanos ilçesi sol’un kurtarılmış bölgesiydi. 12 Eylül öncesi nerdeyse il, ilçe, kasaba, mahalle ve köylerin büyük çoğunluğu sol ya da sağ kesimlerin “kurtarılmış bölgesi” haline gelmişti. Girişlerde kimin kurtarılmış bölgesi ise o görüş sahipleri kişinin görüşüyle ilgili kontrol ya da tespit yapardı. Kontrolde başka görüş olduğu tespit edilirse yaş ve konumuna göre hakaret, dövme, işkence … gibi eylemlerle kişi mahvedilirdi.

 

Her gün onlarca Anadolu gencinin büyük şehirlerde üniversitelerde öldürüldüğü, karşı görüşe hayat tanınmadığı bir devr-i sabıktı 12 Eylül öncesi. Darbeyi meşrulaştırmak için yazılan bir senaryo idi. Bu ayrı bir dramdır. O dönemi hem öğrenci hem de öğretmen olarak yaşadığım için canlı şahidiyim. Konumuz bu olmadığı için burayı geçiyorum.

 

Avanos Lisesi sol’un kurtarılmış bir okuluydu. Öğrenciler sol derneklerde bilinçlendirilmişti. Bana ilk haftalarda sorulan soru “Hocam faşist misin?” şeklindeydi. Hayır, deyince “Sosyalist misin?” Yine hayır deyince, “O halde neysin?” diye şaşıran öğrenciye “Sonra öğrenirsiniz” demiştim.

 

İşte böyle bir yerde görev yaparken Nevşehir Erkek Sanat Okuluna Avanos’tan gidip gelen ve bana oradaki öğretmenler tarafından yönlendirilen üç öğrenciden biriydi Yusuf Şibik. Evime sürekli gelip gittiler. Sohbetler yaptık, kitap okuduk, okuttuk. Dinî ve ahlaki yönden çok iyi yetiştiler. Birinin babası kaymakamlığa şikâyette bulunmuş. “Nevşehir’de tarikatçı hocalar oğlumu etkilediler, burada da İbrahim Çiftçi onların temsilcisi” diye. Kaymakam vekili bana haber gönderdi. “Baskın olabilir kitaplarını filan kontrol etsin” diye.

 

Turgut Özal yani ANAP hükümeti dönemiydi. Yusuf’un ailesinde sıkıntı yoktu. Ama diğeri işin peşini bırakmadı. Bizimle uğraştı. Ama ben de o zaman gençlere bir şey demedim, çalışmalara devam ettik. Hamd olsun bir şey de olmadı. Zeki Soyak hocamın kontrolünde yürütülen çalışmaların Avanos’taki eylemlerini Yusuf ve Mehmet yürütürlerdi. (Kızılırmak kenarında piknik, sohbet, gezi… gibi etkinlikler)

 

Okulu bitirince Mehmet’le beraber elektrik dükkânı açmak istediler. Oturduk bir ortaklık sözleşmesi hazırladık. Onlar taraf, ben de hakem olarak imzaladık. Parasal anlamda da bir şeyler ayarlanmıştı. Güzel iş yapıyorlardı. İşleri de gelişmişti. Ama anlaşamadılar ve ayrılmaya karar verdiler. Yaptığımız sözleşmeye göre aralarında kırgınlık, küskünlük olmadan ayrıldılar. Ellerinde bir sermaye oluşmuştu.

 

Sonra Konya’ya gittiler. Orada evlendi. Sonra şimdi taş gibi sağlıklı oğlunun tedavisinin temini sebebiyle Ankara’ya yerleşti.

 

Rahmetli Zeki Soyak hocamızın oluşturduğu İslami çalışmanın içinde yer alan birileri olarak Avanos’ta Yusuf ve Mehmet’le çok verimli, bereketli çalışmalar yapıldı. İslami yaşantılarından hiç taviz vermediler. Avanos’un sosyal demokrat ve laikçi anlayışına rağmen direndiler, ayaklarını sabit tutarak Sırat-ı Müstakim’den ayrılmadılar.

 

Hocam’ın tabelasız yürüttüğü çalışmanın kahramanlarından biriydi Yusuf. Sonra “Enderun Eğitim Vakfı” tabelası altında da çalışmalarını hem Avanos hem Konya hem de Ankara’da devam ettirdi. Sonraları Ankara’da çalışmanın sancaktarı oldu ve birçok faaliyete imza attı. Gençlerin Yusuf Abisi oldu. Ankara’yı ve Yusuf’u Ankara’dakiler anlatacaktır herhalde.

 

Her bayram Mehmet, Yener, Yusuf ziyaretime gelirlerdi. Bazen de Avanos çalışmasının o zamanki gençleri, şimdinin orta yaşlıları Erol, Süha, Mustafa, Recep, Nuh, Ali İhsan ve diğerleri bu ziyaret gurubuna dâhil olur, ziyaret sohbete geçmiş anılara dönüşürdü.

 

Hastalığının belli olmasından sonra Ali İkram Varır’ın düğününde karşılaştık, uzunca konuştuk. Hastalığının nasıl çıktığını anlattı. Tedaviye başlandığını söyledi. Benzer bir yağ uru bende de çocukluktan beri vardı. Sertti sonra yumuşayıp kanayınca Medine’de hac döneminde Türk doktoruna gittim. Adam başımdaki o uru sandalyede uyuşturmadan almıştı. Acısını hala unutmadım. Ama anlatmadım Yusuf’a. Hasta, hastalığını anlatırken, dinleyen “bende de …” diye başlayan anlatımları pek sevmez diye.

 

Sonra hastanede yattığını, durumunun iyi olmadığını Ahmet Belada söyleyince, Recep ve Nevşehir’de ikamet eden ve üzerlerinde emeği olan dört gençle ziyaretine gittim. Acıdan şikâyetçiydi. Doktor Erol da ordaydı. Vücudunun tedaviye cevap vermediğini, durumun iç açıcı olmadığını söyledi. Bu, beni ve gençleri sarstı. Ama duadan başka yapılacak bir şeyimiz yoktu.

 

Ve bir gün sabah namazı vaktinde gelen mesajı okuduk. Sevdiğine kavuştu. Acıları dindi. Cenazesindeki cemaat Türkiye idi. Her şehirden onu uğurlamaya onun Mü’min, Müslüman, Mücahid … olduğuna şehadet etmeye gelmişlerdi. Nitekim helallik verdiler, şehadet ettiler.

 

Yusuf gösterdi ki her şey gibi biz de faniyiz. Baki olan Allah’tır. Allah yolunda hizmet edenlerde hizmetleriyle sadaka-yı cariye olarak yaşıyor, yaşayacak.

 

Onu çalışkan bir Mü’min, Müslüman, Mücahid lise öğrencisi olarak tanıdım ve yetişmiş bir hizmet eri, gençlerin Yusuf Abisi, Enderun Eğitim Vakfı’nın Ankara sancaktarı olarak uğurladım. Mekânın, çok sevdiğin Efendimizin ve O’nun sevdiklerinin yanı olsun. Rabbim merhametiyle muamele etsin Yusuf’um.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Mayıs 2020

Sayı: 382

İlkadım Arşiv