Mayıs 2020 Adnan Fenerli A- A+
A- A+

Bir Koca Yusuf’un Ardından

Yıl 1982. Ter-ü taze 80 ihtilalinin hala sıcaklığını koruduğu ve askeri bir hükümetin iş başında olduğu yıllar. Meslek lisesi 2. sınıftayım ve ilk haftalarda, atölye dersi öğretmenimiz (Abdurrahim hocam) odasına çağırdı ve kısa bir tanışmanın ardından “namaz kılıyor musun?” sorusu geldi.

Yazları hep kıldığımı, ancak okullar açıldığında imkân olmayışından kılamadığımı, yaz döneminde de ibadet adına yaptığım birçok şeyin aksadığını söyledim. Bana; okulda da imkân olduğunu, öğleyi öğle paydosunda kılabileceğimi, ikindiyi de kendilerinin öğrencilerle birlikte kalorifer dairesinde, kalorifer kazanlarının arasında kıldıklarını ve benim de katılabileceğimi söyledi.

Hemen o gün ben de katıldım cemaatle ikindi kılmaya, iş önlüğümüzü yere serdik, üzerinde namaz kılmak için. Ve bana “kamet et” dedi. Ertesi gün “imam ol” dedi. Böylece hayatımda yeni ve yaratılış gayeme uygun bir serüven başlamış oldu Elhamdülillah.

Rahmetli Yusuf Şibik’i de bu namaz ve okulumuzdaki çalışma ortamında tanıdım öncelikle. Avanos’tan Mehmet Erman ve Levent ile birlikte 1. sınıfta okuyan 3 kişiydiler. Üçü de hocalarımızın sohbetlerine katılırdı. Okulda öylesine hızlı ve bereketli bir çalışma vardı ki, el değmemiş, söz söylenmemiş, gönlüne dokunulmamış bir öğrenci yoktu neredeyse. Detayına sonraki yıllarda vakıf olduğum, Rahmetli Zeki Soyak hocamızın öncülüğünde Nevşehir’in tamamında yapılan çalışmaların bir parçasıydı okulumuzda yapılan çalışmalar.

Okulumuzda o tarihlerde görev yapan başta Abdurrahim Birer, Şifa Yolveren hocalarımız, rahmetli Mustafa Altınsoy ve Atıf Bilgili hocalarımızın desteğiyle yapılan çalışmalar çığ gibi büyüyor ve diğer okullarda görev yapan Ramazan Aksoy ve rahmetli Osman Bağcı gibi hocalarımızın da kendi okullarında yaptıkları çalışmalarla bütün şehre yayılıyordu.

O yılın yaz tatilinde ben ve birçok arkadaşımız, kendimiz de İslam’ı henüz öğreniyorken, okulumuza ilçe ve köylerden gelen arkadaşlarımıza, tebliğ/irtibatı koparmama/daha da sağlamlaştırma adına değişik yerlere gönderildik. Benim gönderildiğim yerlerden biri de Avanos’tu. Her şey önceden ayarlanmış ve planlanmıştı aslında. Nereye gidileceği, arkadaşların nasıl bulunacağı, orada ne yapılacağı, kimlerle nasıl irtibat kurulacağı vs. hazırlanmıştı önceden.

Avanos’a varınca Yusuf ve diğer arkadaşları bulduk. Zaten tanışıklığı olan ve kendileriyle orada irtibatı olan/ilgilenen İbrahim Çiftçi hocamızın evinde bir müddet hasbihalden ve ikramlardan sonra, yine önceden ayarlanmış şekliyle bu arkadaşları o dönemler orada imam olan Yusuf Kurugöllü hocaya götürüp tanıştırdım. Rahmetli Yusuf’un tabiriyle “ellerinden tutup” götürerek “hocam bu arkadaşlar bu yaz tatilinde sana gelecek ve Kur’an okumayı öğrenecek” diyerek teslim ettim.

Emir kipinde söylenmesi benim görevimin bir gereğiydi, ama muhataplar için de ayrı bir etkisi olmuş, onlarda da mutlaka yapılması gereken bir görev düşüncesini oluşturmuştu. Benim de rahmetli Yusuf’un da hayatımızda derin iz bırakan karelerden biriydi bu sahne. Eskileri yâd ederken hep anlatırdı bu sahneyi.

Ben bir üst sınıfta oluşumdan dolayı, yetiştiğimiz sohbet kültürleri gereği bana ismimle hitap etmezdi. Hâlbuki aynı senede dünyaya gelmiş ve aramızdaki birkaç ay farkından dolayı ben bir üst sınıfta olmuştum. Ben de aynı şekilde olan bir üst sınıftakilere ismiyle hitap etmezdim.

Okul bitince Yusuf ve Mehmet Erman birlikte bir elektrikçi dükkânı açtılar. Birkaç defa ziyaretlerine gitmiştim. O dükkân birçok çalışmaya mekân, birçok insana “Darül Erkam” olmuştu. Gayretli ve bereketli birçok hizmetler gördüler burada. Sonra ayrıldılar ortaklıktan, Yusuf; Konya’ya yüksek okul okumak için gitti. Orada evlendi ve kaldı. Biz üniversite okuyup Sakarya iline tayin olduk. Cep telefonunun olmadığı yıllardı. Bir süre irtibatımız zayıflamıştı bu yüzden. Ama hep haber alırdık birbirimizden.

1997 yılında ben Ankara’ya geldim. Rahmetli Yusuf da kendisi askerde iken rahatsızlanan biricik oğlu Mustafa’nın tedavisi için geldi Ankara’ya. Vakıfta çalışmaya/hizmet etmeye başladı. Zaten yabancısı değildi bu görevin, Konya’da iken de yapıyordu aynı işleri.

Siteler mahallesine yerleşti. Oradaki kardeşlerle öylesine kaynaştı ki tarifi mümkün olamaz. Orada öyle hizmetlere, çalışmalara imza attılar ki birlikte… Samimiyetin semeresi olsa gerek, Rabbimiz de bereketlendirdi çalışmaları. Genişledi, büyüdü. Neredeyse birçoğu ile 24 saatlerini bir/beraber geçirdiler bazen. Çalışmaların yanında birçok sosyal etkinlik de yaptılar gece/gündüz. Kimilerine bir arkadaş, kimilerine bir abi, kimilerine babacan bir dost, kimilerine de bir dava arkadaşı oldu Yusuf. Rabbimiz hepsinden razı olsun.

Rahmetli Yusuf yaptığı işi severek yapan, kendisini çalıştığı vakıf işine vakfetmiş bir insandı. Gece-gündüz demeden, hafta içi-sonu demeden, mesai saati-değil demeden ne hizmet varsa yapar, yüksünmezdi. Hizmet yapmaktan, bir işi tamamlamaktan mutlu olduğuna çok defalar şahit olmuşumdur. Yapılacak olan vakfın bir etkinliğinde (kermes, gezi, piknik, yaz okulu) gereken hazırlıkları günler öncesinden istişare edildiği şekliyle hazırlar, gereken irtibatları kurar, gerekiyorsa şehir dışına seyahat eder, yapılacak alışverişleri yapardı.

Vakfın parasını ya da arabasını bir emanet zihniyetiyle kullanır, israf etmemeye, dikkatli kullanmaya, arızalanmaması için gayret göstermeye, bakımlarını zamanında yaptırmaya çalışırdı. Çoğu insan kendi arabası olsa bu kadar hassas davranmazdı. Ama o hep emanet/vakıf malı düşüncesiyle davranır, hareket ederdi.

Enderun Akademi’de yaptığı hizmetler anlatılmakla anlaşılmazdı. Akademi’de kimi zaman bir hoca, kimi zaman bir yönetici, kimi zaman bir abi, kimi zaman bir şoför, kimi zaman dernek binasında ya da öğrenci evinde oluşan işlerin tamircisi, kimi zaman eşya taşıyan bir nakliyeci… ne gerekiyorsa o görev modunda çalışan bir insandı. Bunları yaparken de sızlandığına şahit olmadım. Buradaki faaliyet ve işlerinde de yine emanet/vakıf hassasiyetiyle iş görürdü.

Bir de onun öylesine pozitif bir enerjisi vardı ki, bulunduğu ortama pozitif enerji katar, moral-motivasyon olurdu. Yapılması zor gibi görünen, umutsuz görüş bildirilen işlerin birçoğuna “hallederiz, sen kafanı yorma” deyip yapılmasının önünü açmaya çalışırdı. Hele ki kendisi ile bütünleşmiş olan Avanos şivesi ile bunları yaptı mı, ayrı bir neşe ve gülümseme getirirdi ortamlara. Zannediyorum ki birçoğumuzun gönlünde derin ve anlamlı iz bırakan ender insanlardın birisidir Yusuf.

Hastanede yattığı günlerde de ziyaretlerimde kendisini hep sabırlı ve metanetli gördüm. Halinden şikâyet ettiğine şahit olmadım. Neşesinden ve moralinden pek eksilme yoktu. Ziyaretlerimde genel hal-hatır sohbeti ile birlikte vakıf-dernekten de konuşurduk. Hep iyileşip işine, hizmetlere dönme ümit ve isteğini gördüm. Sonra bir perşembe günü seher vaktinin sonlarında, ömür boyu hayırla anacağım bir dosttan ayrılık haberi geldi.

Yüce Rabbimizin;

“Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” emr-i ilahisi mucibince, rahmetli Yusuf kardeşimizin sözünde duran erlerden olduğuna inanıyorum. Rabbimiz en doğrusunu bilir elbette. Yusuf kardeşimize de samimi ve fedakarane yaşantısı mucibince kat be kat rahmetiyle muamele eder İnşallah.

Senin, hayatını O’nun yolunda vakfetmen karşılığında, Rabbimiz de cennetinde sana sonsuz güzellikler lütfetsin inşallah koca Yusuf’um. Mekânın cennet olsun.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr