Haziran 2017 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Bir Demet Nükte

Namık Kemal’in Cevabı

Refi’ Cevad’dan: Bir gün sandalla Üsküdar’a geçiyorduk. Sandalda Ziya Paşa, Nuri bey, Namık Kemal, Deli Hikmet ve ben bulunuyordum. Şemsi Paşa kıyılarında hatırı sayılır bir fırtına çıktı. Sandal sallanmaya başladı. Namık Kemal telaşlandı. Sandalcının teminatına rağmen büyük şair telaşı bırakmayınca Deli Hikmet:

-“Be Kemal, ne tatlı canın varmış! Batarsak batalım, ne olacak sanki?” dedi. Namık Kemal şu cevabı verdi:

-“Ayol, ben canım için telaşlanmıyorum. Sandal batarsa, efkâr-ı umûmiye (kamuoyu) boğulacak! Onu düşünüyorum!”

 

Dinlemek

Şair Rıfkı Melül Meriç terbiyeli bir tıbbıyeliyi ilk defa İbnül Emin Mahmut Kemal Bey’in Mercan’daki konağına götürür. Daha içeri adımını atar atmaz Hazret; genç ziyaretçiyi sigaya çeker:

- Evladım, bir aşır veya ilahi okur musun?

- Bilmiyorum efendim.

- Peki, herhangi bir musikî âleti çalar mısın?

-Hayır efendim!

-Madem bir hünerin yok, öyleyse bu meclise niçin geldin?

Tam bu sırada Rıfkı Melül Meriç araya girer, zor durumda kalan gencin imdadına yetişir:

-Efendimiz, bu delikanlı dinlemesini iyi bilir!

Üstad son sözünü söyler:

-Âferin! Boş boğazların cihanı velveleye verdikleri böyle bir zamanda “dinlemek” başlı başına bir meziyettir. Buyursun otursun!

 

Kadının Vasfı

Neyzen’e kadınlar hakkında ne düşündüğünü sorarlar. O da şu benzetmeyi yapar: “Kadın gazeteye, gazete kadına benzer. Ağzına kadar lakırdı doludur. Her söylediğine inanılmaz. Vitrine ehemmiyet verir; kılı kırk yarar, pireyi deve yapar. Günü geçmişleri para etmez, (uygun görmezseniz bu kısmı çıkartabilirsiniz) eteği tutuşunca derhal parlar, ele avuca sığmaz.

 

Soğan

Ahmet Midhat bir gün uşağına seslenir:

-Boş hokkayı (mürekkep kabı) al da gel!

Uşak, gidip beş okka soğan alır. Ahmet Midhat:

-Evladım, der. Hadi beş’i boş’tan, okkayı da hokkadan çıkarttın diyelim, peki ama soğanı nereden buldun?”

-Uşak saf saf cevap verir:

-Bakkaldan efendim.

 

Âkif’in Zekâsı

Devrin züppe gençlerinden biri, güya büyük şairimizle dalga geçmek ister, bilmemezlikten gelerek sorar:

-Beyefendi, baytar mektebinden mi mezundunuz?

-Evet, bir yeriniz mi ağrıyor?

 

Bekri Mustafa’nın Darbesi

Dördüncü Murat devrinde yaşayan ve “sarhoşların pîri” diye anılan Bekri Mustafa, her gün geçtiği Küçük Ayasofya Cami’nin önünde kalabalık bir grup görür. Merak edip yanlarına yaklaşınca adı geçen camiye bir hırsızın dadandığını, akşamleyin kandillere konulan zeytinyağlarını yok ettiğini, cemaatin büyük gayret göstermesine rağmen bir türlü yakalayamadıklarını öğrenir. Hırsızı ancak kendisinin derdest edeceğini cemaate söyler. Ve o gece camide kalır, bir köşeye gizlenir. Yatsı namazı kılındıktan, el ayak çekildikten sonra hırsız, bulunduğu yerden çıkar. Torbasından çıkarttığı ekmekleri kandillerdeki zeytinyağlarına banarak yemeye başlar. Bataklık kurutur gibi kandilleri temizler. Derken bir anda Bekri Mustafa’yı karşısında görür ve şöyle bir irkilir. Yarısı Arapça, yarısı Türkçe sözlerle kelime oyununa başvurur ve yakayı kurtarmak için konuşmaya başlar:

“Zeytin Allah’ın zeytini, ev Allah’ın evi, ben de Allah’ın kuluyum anlamına “Ez Zeytü zeytullah, el Beytü Beytullah, Ene Abdullah!” der. İşte tam bu sırada Bekri Mustafa elindeki şişeyi hırsızın kafasına indirir ve şu şekilde seslenir:

-Bu da “Ed-Darbetü min tarafillah!” Yani Allah tarafından bir darbedir.

 

Şirret Kadın Hayriye

Eskiden deniz yollarının adı “Şirket-i Hayriye” idi. O devrin kaptanlarından biri, akşam olunca evine gitmez, gemide yatarmış. Bunun sebebini soranlara ise -Hayriye adındaki karısının son derece huysuz ve geçimsiz olduğunu belirterek- şöyle dermiş:

-Şirret-i Hayriye’den, Şirket-i Hayriye’ye sığınıyorum!

 

Serdengeçti’den

Osman Yüksel Serdengeçti ömrünün son günlerinde parkinson hastalığına yakalanıp elleri titremeye başlayınca, yine espri yapmaktan vazgeçmedi ve merhum Türkeş’e “Verdiğin emirlere bir ben sadık kaldım. Ey Türk, titre ve kendine dön, dedin. O günden beri titriyorum, fakat bir türlü kendime dönemiyorum!”

1950 yılında o zamanki Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki, hacca gitmek istedi. Ancak o yıl seçim yılı olduğu için İnönü, hacca gitme işini bir sene ertelemesini istedi. Ve başkanlık makamına araba verildi. Bunun üzerine Hoca’nın hemşerisi olan Serdengeçti şunları yazdı: “Allah’ın emri mi mühim, İnönü’nünki mi? Allah gel diyor, İnönü gitme diyor. Siz hangisine uyacaksınız? Hem Azrail’le anlaşmanız mı var ki seneye gideceğinizi söylüyorsunuz? Hoca Efendi, Sırat Köprüsü’nü sana verilen bu makam arabasıyla mı geçeceksin? Bırak bunlara uymayı?”

Gerçekten de Serdengeçti’yi Allah konuşturmuştu. Ahmet Hamdi Akseki 1951 yılına ertelediği haccını yapamadı, çünkü ömrü vefa etmedi.

 

Not: Nükteler büyük oranda Dursun Gürlek’in, “Karınca Huzura Varınca “ adlı eserinden iktibas edilmiştir.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Haziran 2017

Sayı: 347

İlkadım Arşiv