Ağustos 2010 Nureddin SOYAK A- A+
A- A+

BAŞYAZI- Mü’minin Zineti

İlahi ve nebevi öğretiye kulak veren samimi müslüman, bu öğretinin hayatın her safhasında; hayatı kolaylaştıran, insanı huzur ve mutluluğa kavuşturan, ona rehberlik eden ilahi prensiplerin insan hayatının vazgeçilmez prensipleri olduğunu görür. İmandan ibadete, ahlaktan sosyal hayata her alan sosyal ilahi prensiplerle süslenmiştir. Bu ilahi ve nebevi prensiplere riayet edenler hayatlarını bu ilahi ziynetlerle süslemiş olurlar. Onunla süslenen müslümanların siretleri, suretleri, konuşmaları güzelleşir çevreye huzur ve güven telkin eder.

Günümüzde hayatın her alanı ile ilgili danışmanlıklar oluşturulmakta; hukuk sağlık ticaret ziraat vb. hizmetler ancak bir bedel karşılığında alınabilmektedir. Bu hizmetlerden ücretsiz olarak faydalanmak mümkün değildir.

İlahi ve nebevi öğretide iki hayatla (dünya ve ukba) ilgili bilgiler iki kapak arasında (Kuran ve Sünnette) veya âlimlerin iki dudağı arasında ücretsiz olarak sunulmaktadır.

Bu ilahi öğretilerin en veciz ama en kapsamlı sunulduğu surelerden biri de bazı müfessirlerin “ahlak suresi” dedikleri Hucurat suresidir.

“Ey iman edenler, Allah ve Resulünün önüne geçmeyin, Allah’a itaatsizlikten sakının! Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir.

Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla çıkarmayın birbirinize bağırdığınız gibi O’na bağırmayın; sonra farkında olmadan amelleriniz boşuna gider.” (Hucurat 1-2)

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Muaz b. Cebel -radiyalallahu anh-‘ı Yemen’e vali olarak gönderirken ona şöyle sormuştur; “Ey Muaz neye göre hüküm vereceksin? Muaz: ‘Allah’ın kitabına göre’ diye cevapladı. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz; ‘Allah’ın kitabında herhangi bir konuda hüküm bulamazsan neye müracaat edeceksin?’ diye sordu. Muaz: ‘Allah’ın Resulünün sünnetine müracaat ederim.’ dedi. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ‘onda da bulamazsan’ diye sordu. Muaz: ‘O zaman ben kendim içtihat ederim.’ dedi. Bunun üzerine Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onun göğsüne elini koyarak ‘Peygamberin temsilcisine Peygamberin sevdiği yolu benimseten Allah’a hamdolsun.” diye buyurdu. (müsned-i Ahmet, Ebu Davut, Tirmizi, İbn-i Mace)

Allah Resulünü kendine rehber edinmiş samimi müslüman bu ilahi ve nebevi öğretilere kulak verir,  gereğini yapar. Hiçbir hususta Allah ve Resulünün önüne geçmez, bilmediği bir konuda önce Kur’an’a sonra sünnete müracaat eder. Daha sonra işin ehli âlimlerin içtihadına müracaat eder.

Rabbimiz:

“Allah ve Resulü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman hiçbir mümin erkek ve hiçbir mümin kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” (Ahzab 36))

Allah ve Resulünün hükümlerini önemsemeyip kendi kendine hüküm verenler rastgele görüşleri Allah ve Resulünün hükümleri üzerinde tutanların her şeyi bilen Allah’la karşılaşacakları konusunda uyarılmaktadır.

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile konuşurken rastgele biriyle konuşuyor gibi konuşmamalı, onun sesinden daha yüksek sesle konuşmamalı, birbirine hitap ettiği gibi hitap etmemeli. Ashab bu konuda gerekli hassasiyeti göstermiştir. Rivayete göre Sabit b. Kays -radıyallahu anh- yüksek sesle konuşurdu. Bu ayet inince dedi ki: “Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin huzurunda sesini yükselten benim. Amelim boşa gitti. Ben cehennemliğim” dedi. Sabit -radıyallahu anh- üzgün bir şekilde eve kapandı. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onu araştırdı. Kavminden birkaç kişi gidip ona: “Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz seni arıyor, neyin var? Dediler. Sabit -radıyallahu anh- “Peygamberin sesinden daha yüksek sesle konuşan benim. Amelim boşa gitti. Ben cehennemliğim.” dedi. O şahıslar bunun üzerine Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gelip Sabit -radıyallahu anh-‘ın söylediklerini haber verdiler. “Hayır, bilakis o cennetliktir.” buyurdu.

Ashabın ilahi ve nebevi hükümler karşısındaki hassasiyeti…  Günümüz müslümanları kendisinde bulunan hata ve kusurları bizzat ikazlara rağmen kabule yanaşmazken, ashab kendisinde bulunmayan kusurlar konusunda bile kendini kusurlu kabul ederek pişman olmaktadır.

Bu hususta günümüz müslümanlarına düşen nedir? Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin adı anıldığında hadisler okunduğunda aynı edebi ve hürmeti göstermelidir.

Zahirde Allah ve Resulüne itaat ediyor tazim ve hürmet gösteriyor gibi görünüp batında aynı itaat tazim ve hürmeti göstermeyenler ancak kendilerini aldatırlar. Amellerini boşa çıkarırlar. Bununla birlikte müslümanların peygamber varisi ulema ve ümeraya da tazim ve hürmette kusur etmemeleri öğütlenmekte, onlara da sıradan insana davranıldığı gibi davranılmamasının gerekliliği haber verilmektedir.

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz dışında bir kimseye yapılan hürmetsizlik, Allah indinde “küfür” olarak tavsif edilmez. Rasulullah’a hürmetsizlik Allah Teâlâ’ya hürmetsizliktir ki tüm amelleri boşa çıkarır.

Günümüzde Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden nakledilen, sahih kaynaklarda kayıtlı olan hadisleri, bilgisizce “bu hadis sahih mi?” diye geçiştirmeye çalışanları nasıl bir akıbetin beklediği ortadadır.

Yine bu mübarek surede dikkat edilmediğinde fertleri, aileleri, toplumları, milletleri birbirine düşürebilecek büyük fitnelere sebep olan “yalan haber” konusunda mü’minler uyarılmaktadır.

Rabbimiz:

“Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.” (Hucurat 6) buyurmaktadır.

Güvenilir olmayan günahkâr kimselerin haberlerinin araştırmadan kabul edilmesinin doğru olmayacağı haber verilmektedir. Hayatın düzenli yürümesi haksızlık ve huzursuzlukların önüne geçilmesi bakımından da çok önemli bir uyarıdır.

Velid b. Ukbe -radıyallahu anh- Ben-i Müstalik kabilesinin zekâtını toplamak üzere gönderilir. Velid -radıyallahu anh- yolda iken birisi, bu kabileden silahlı bir gurubun yola çıktığı haberini verir. Velid -radıyallahu anh- onların savaşmak için çıktıklarını düşünerek geri dönerek Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e durumu anlatır. O da haberin doğru olup olmadığını araştırmak ve gereğini yapmak üzere Halid b. Velid -radıyallahu anh-‘ı gönderir. Halid -radıyallahu anh- kabileye yakın bir yerde konaklayarak durumu araştırır. Söz konusu gurubun ezan okuyup namaz kıldıklarını İslam’a bağlılıklarının devam ettiğini tesbit eder ve Medine’ye döner. Sonunda onların zekât tahsildarı geciktiği için durumu öğrenmek veya zekâtı kendi elleriyle Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e teslim etmek üzere yola çıktıklarında anlaşılır. (Müsned, Kurtubi)

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ashabı doğru, dürüst, takva sahibi insanlardır. Buna göre ayette geçen fasık kelimesi Velid -radıyallahu anh- değil ona haber getiren meçhul kişinin özelliğidir. Ayetten anlaşılan günahkâr, güvenilir olmayan kişilerin verdiği haberlere güvenilmemesi buna göre hüküm verilmemesidir.

Günümüzde bırakın fasıkların, münafık ve kâfirlerin medya ve değişik yollarla verdiği haberler bile araştırılmadan kabul edilmekte netice itibariyle ak kara, haklı haksız, zalim mazlum olarak gösterilebilmektedir.  İnsanlar arasına fitne sokularak birbirine düşürülmektedir.

Rabbimiz:

“Bilin ki, içinizde Allah’ın elçisi vardır. Şayet o birçok işlerde size uysaydı sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinize ziynet yapmıştır. Küfrü fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” (Hucurat 7) buyurmaktadır.

İnsanların çoğunda aleyhte olan haberleri kabul etme meyli vardır. Bunun neticesi de pişmanlık ve telafisi mümkün olmayan zararlardır. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve onun yolunu takip eden ulema ve ümera tedbiri elden bırakmaz acele ile hüküm vermez. Bunu anlayamayanlar hemen harekete geçilmesini ister aksi halde aleyhte bile bulunabilir, kulis bile yapabilirler. Sahabe bu tür sıkıntıları samimi bir iman sevgi ve güvenle aşmışlar. Günümüzde müslümanların kendilerine nebevi ahlaka sahip önderler seçtikten sonra onlara güvenip Allah’a isyan olmayan hususlarda itaat etmeleri şarttır. Aksi halde sıkıntılardan kurtulmak mümkün değildir.

Yanlış haber üzerine zekât ödemek istemediği zannedilen Ben-i Müstalik üzerine ordu göndermede ısrarlı bazı sahabelerin hata yaptıkları haber verilmiş, sonuçları bakımından uyarılmışlardır.

Rabbimiz:

“Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşursa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah adil davrananları sever.” (Hucurat 9)

Müslümanların birbirleri ile vuruşmaları savaşmaları normal bir durum değildir. Eğer böyle bir durum olursa diğer müslümanların bu duruma seyirci kalmaları da doğru olmaz. Böyle bir durumda tüm müslümanlar rahatsız olmalı ve onların aralarını bulmak için gayret sarf etmelidir. Gruplara Allah Teâlâ’nın hükmü anlatılmalı ve grupların liderlerinden Allah Teâlâ’dan korkmaları uyarısında bulunulmalıdır. Tarafları barıştırmanın mümkün olmadığı durumlarda haklı ve haksızın kim olduğu tespit edilip, hak üzere olanın yanında olup zulmeden tarafa engel olunmalıdır. Asi olan grup emre uymayı kabul ederse onlara karşı kuvvet kullanmaktan vazgeçmek gerekir. Çünkü savaşın amacı haksızlıktan vazgeçirmektir. Bundan sonra haddi aşıp onlara zulmetmek doğru olmaz. Barış işinin hak ve adaletle gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Bu mübarek sürenin diğer ayetlerinde ise müminlerin kardeş olduğu aralarının düzeltilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Müminlerin ne kadınların ne de erkeklerin diğer müminleri küçük görerek alaya almaları birbirlerini kötü lakaplarla çağırmaları yasaklanmıştır.

Zandan çokça kaçınılması, zannın çoğunun günah olduğu birbirlerinin kusurlarını araştırmanın, birbirlerini gıybet etmenin ölü kardeşinin etini yemek gibi çirkin olduğu haber verilmektedir.

Tüm insanlığın aynı ana babadan gelen büyük bir aile olduğu, kabile kabile yaratılmanın ayrılık vesilesi yapılmaması, üstünlük vesilesi olmadığı üstünlüğün ancak Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına itaatle mümkün olduğu bildirilmektedir.

İmanın sadece dilin ikrarı ile değil kalbe yerleşmesi ile olacağı, gerçek müminin Allah ve Rasülüne imandan sonra şüpheye düşmeyip mal ve canını ortaya koyarak mücadele edenler olduğu, İslam’a girdikleri için hiç kimsenin Rasulullah’ı minnet altında bırakamayacağı, eğer doğrular ise kendilerini imana erdirdiği için Allah Teâlâ’ya minnettar olmaları gerektiği haber verilmektedir.

Bu ilahi ve nebevi öğütlerle süslenmek müminin en büyük ideali olmalıdır.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr