Alan Savunması
Ekim 2016 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Alan Savunması

"Vadi boş kalınca tilki vali olur” [1]

 

Şu hararetli yaz günlerinde sosyal hayatımız bir temizlik faaliyetine şahit olmaktadır. Diğer bir ifade ile bütün zamanların en başarılı(!) dini kullanma ameliyesini sahneye koyup, o meşûm darbeye yeltenenlerin zorla da olsa toplumsal alanı terk etmelerini seyrediyoruz.

 

Beslendiğimiz kaynaklardan öğrendiğimiz öğreti gereği, olaylardan neşet eden fikirlerin sonucunda tedebbür etmek, ibret almak ve tedbir geliştirmek dışında vazifemiz yoktur. Ülke insanının ve devletin doğal ortamı olan fakat yıllardır bir topluluk tarafından doldurulmuş sahanın devlet eli ile boşaltılması gerçekleşmektedir. İşgalcilerin zihniyetleri iyi niyeti bertaraf edici özelliktedir, bu doğru. Lakin bu alan işgal etme faaliyetinde bizim katkımız olmuş mudur? Toplumun daha ziyade dini hizmetlerini deruhte etmeye talip olup, yıllardır kendilerine has bir alan oluşturan güruhun “vay anasına” dedirtecek kirli ve gayr-i meşru uygulamalarında bizim katkımız ne olmuştur?

 

Bizim hangi eksikliklerimiz eğitimden finansa kadar birçok müesseseyi ahtapot gibi sarabilen bir heyula ile karşı karşıya kalmamıza sebep olmuştur? Biz mi onlara terk ettik, yoksa sahaya zorla mı el konuldu? Aklen ve somut olarak elde edilen deliller sonucu bizleri tedbire yönlendirecek zihnî faaliyeti yapmak durumundayız. “Elinen gelen düğün bayram” anlayışı ile hadiselere bakış açısı geliştiremeyiz. Esas yapmamız gereken, olayların ana sebeplerini ele alırken kendi sorumluluğumuzu da sorgulayıp hatalarımızı itiraf etmektir.

 

Sizlerin de dikkatini çekmiş midir bilmem, hanımefendiler cam silmek için hazırladıkları bezi cama ilk vurduklarında bir iki sağa sola yalpa yaptırıp sonra bezin camı silen kısmına iyice bir bakarlar. Kadınların bu tavırlarını müşahede ediyorsanız; beze bakmasalar sanki temizlik olmayacakmış sanırsınız. Neden böyle yaparlar? Camın ne denli tozlu olduğunu görmek için mi, yoksa bezin kalitesini ölçmek için mi? Belki de her kadının ayrı bir sebebi vardır.

Milletin iyiye doğru genel gidişatını tersine çevirmek için, temel dinamiklerimize bomba koymaya yeltenen oluşumu temizlerken devletimiz kullandığı beze bakma ihtiyacı hissediyor mu? Devletin temizleme metodu temizleme işini gerçekten yapıyorsa ne kadarını yapıyor? Geriye bir takım artıklar kalmakta mıdır? Temizlikten sonra aynı kirliliğin oluşmaması için tedbirler alınıyor mu? Bu sorular çok çok önemli ve sorulması kolay sorular.

Sorumluluğumuzu kavrayabilmek için hatalarımızı konuşmamız kaçınılmazdır. Nedenler yerine sonuçları konuşmayı yeğlediğimizi inkâr etmeyelim. Biz bu konuları konuşmanın zamanının geçmekte olduğunu ifade ederek, bir öz eleştiriye giriş yapmayı deneyeceğiz.

Evvelen, son hadise gösteriyor ki millet olarak görevleri ve sorumlulukları başkalarına devredip onlar hakkında iyi niyet beslemeyi pek seviyoruz.

12 Eylül ihtilalinin peşi sıra tedricen geliştirdiğimiz okuma alışkınlılarımız eleştiri kültürümüzü de oldukça ilerletmiştir. O dönemde eleştire eleştire iyi birer muhalif olduk. Muhalif olmamızın sınırları kendi medeniyetimizin işaret taşlarına kadar uzandı. Hatta hatta hiçbir şey dinlemez olduk. Radikal çıkışlar yaptık. Aramızda Osmanlı’yı şeriat devleti değildir gerekçesi ile reddedenler oldu. Sanat ve estetik bakımdan meşhur şaheserlerimizi önemsiz saydık. Yeni neslin medeniyet eserlerimizle buluşmasına mani olduk. Kendimizi öz değerlerimizle birebir kabul etmek yerine Batı’ya muhalif olmakla ifade eder olduk. Böylece kültürel yalnızlığımız başlamış oldu.

Bir dönemler “Mekke Dönemi ve İşkence” adlı kitabın adı, bir slogan olarak dillerde dolaşmasına rağmen, Mekke Dönemi’ni hiç anlayamadığımızı yeni yeni anladık. Mekke Dönemi insan demekti aslında. Biz insan yetiştirmek yerine devrim yetiştirmeye gayret ettik. Devlet kurup devletler yıktık. Böylece insan denilen en büyük alana bigâne kalmaya hazır hale geldik.

Fıkhı anlamadan uygulamaya gayret ederek, fıkhî prensiplerden yanlış sonuçlar çıkarttık. Örneğin imamların fasıklığını ileri sürerek camiyi ve cemaati terk ettik. Bu alanı da terk ettiğimizin farkına çok geç varacaktık.

“Küfür Düzeni” gerekçesi ile bin yıllık mirasımızı oluşturan kurumları terk ettik. Bu, İslam kurumları alanının sahipsiz bırakılması anlamına gelmekte idi. Üstelik devletin vatandaşlara sunduğu bu hizmet kurumlarının kullanılması nimetini de başkalarına karşılıksız teslim etmiş olduk.

Tercüme eserler sayesinde zihinlerimizde oluşan ütopik şeriat devleti anlayışı bize mevcut öğretim kurumlarını küçük görmeyi sağladı. En affedilmez saha ihmali bu alanda gerçekleşti. Sonrasında kendi çocuklarımızı eğitememe beceriksizliğini elde ettik. Evlatlarımızı ne idüğü belli olmayan takiyyecilere teslim edebildik.

Yerelliği ihmal ettik. Yerel güçlerimizden elde edeceğimiz savunma dayanaklarımızı yok ettik. Kabul etmesek bile içine düştüğümüz modernizmin problemlerini çözemez durumda idik. Kendimizi garip bir kuş gibi hissettiğimiz şehir sokaklarında bize ilgi gösteren, çocuklarımıza el atan herkesi dost zannettik.

Muhalefet ettiğimiz devlet kurumlarına alternatif olarak oluşturulan kurumları hiçbir eleştiriye tabi tutmadan baş tacı ettik. Bu kurumlara aktardığımız teberrularımızın bir gün bize kan ve gözyaşı olarak dönebileceğini hesap edemedik.

Kardeşlik duygularımızı yarım yamalak tutup bireyselliği önceleyen bir tarz-ı hayat benimsedik. Vakıflarımızda insan yetiştirmek yerine taraftar yetiştirmeyi planladık. Sivil toplum örgütlerimizi makam ve mevkiler yolunda atlama taşı olarak kullandık. Dahası, örgütlerimizi yönetenlerin şov makinesi olarak bu örgütleri kullanmalarına mani olamadık. Emanete riayet etmedik. Görev verirken ve alırken ehliyet ve liyakati göz ardı ettik.

Bütün bunların sonucunda, alan savunmasını başkalarına devrettik. Hem de dönüp dönüp bizlere gol atabileceklerine ihtimal vermeden.


[1] Arap atasözü.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ekim 2016

Sayı: 339

İlkadım Arşiv