Mart 2014 İbrahim AYDEMİR A- A+
A- A+

20. Yüzyılda Türkiye Ortadoğu İlişkileri

Türkiye’nin Ortadoğu ile ilişkilerini, hatta genel anlamda tüm uluslararası ilişkilerini büyük ölçüde belirleyen birkaç unsur vardır. Bunların her biri tek başına analize tabi tutulmaya değen faktörlerdir; fakat bu yazıda sadece bir bölümüne değinilerek Türkiye’nin 1980’lere kadarki Ortadoğu politikasının izlerini sürmeye çalışacağız. 

Tarihi bağlar ve coğrafi yakınlık, bu politikanın temel belirleyicileridir. On asırdan daha fazla bir süre, Türkler, Araplar ve Persler, ortak din bazında gelişen ortak değerleri paylaşagelmişlerdir. Bu vakıa özellikle Türk ve Arap halkları arasında bir ortak aidiyet duygusu meydana getirmiş; bu duygu, çoğu zaman soğuk “ulusal çıkarlarla” yönlendirilen ülke yönetimleri tarafından her zaman paylaşılmamasına, hatta zaman zaman saygı dahi gösterilmemesine rağmen devam etmiştir. Bu bağlar, Osmanlı İmparatorluğu 19. Yüzyıldan itibaren Batılılaşma politikası izlemeye başlamasıyla azalmış, yurt dışında eğitim alan Türk elitleri eliyle Batı kurumları her alanda bu ülkede yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bu durum, 1923’de cumhuriyetin ilanıyla bariz biçimde ivme kazanmıştır. 20. Yüzyıldaki ayrılıkçı tabiatlı milliyetçi hareketler aradaki soğukluğu daha da arttırmıştır. Birinci Dünya Savaşı esnasında İngilizler tarafından kışkırtılarak iktidar va’dedilen bazı Arap kabilelerinin asla sömürgeci bir tutum ortaya koymayan Osmanlı’yı ahlaksızca arkadan hançerlemeleri de bu döneme rastlar. Bunların sonucu olarak, “ne Şam’ın şekeri ne Arap’ın yüzü” gibi ırkçı atasözleri ve benzeri negatif söylemler halk arasında yaygınlık kazanmıştır. 

20. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren Türkler muhafazakar Arapların gözünde Batı politikasının, özellikle de ABD’nin bölgedeki emellerinin bir aleti haline gelmiştir. Arap milliyetçileri ve sosyalistleri ise Türkleri, kendilerini baskı altına alan emperyalistler olarak görmeye başlamışlardır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin abartılı seküler tutum ve eylemleri, bu yeni yönelimi batılılara ispat etme çabaları, Kemalist ideolojinin içerde uygulanabilmesi adına Arap dünyasını da küstürmüştür.        

Geçmişte din kardeşliği şeklinde ortaya çıkan dostane ilişkilerin müsbet mirası böylece önemli derecede erozyona uğramış olsa da Türkiye ile Ortadoğulu dostları arasındaki kardeşlik ve sempati ruhu halen bir ölçüde sürmektedir. Türkiye bu mirası “Yeni Osmanlıcılık” olarak adlandırılan neo-emperyalist yaklaşımlardan ziyade, 21. yüzyılın uluslararası sistemine denk düşecek bir tarzda bölgesel liderlik hedefi için bir avantaja dönüştürmelidir; çeşitli yalpalamalar bir tarafa, halihazırda yapılmaya çalışılan da ana çizgi itibarıyla budur. Arap Baharı sürecinde Başbakan Erdoğan’ın diplomatik ihtiyatı bir tarafa bırakarak açıkça sokağın ve halkın yanında yer alması neticesi Arap halklarından gördüğü büyük sevgi tezahürleri bu potansiyeli açık biçimde ortaya koymaktadır. 

Coğrafi olarak, Türkiye Ortadoğu ülkeleriyle uzun sınırları paylaşmaktadır. Aslen Türkiye, son yüzyılda batılılaşma adına ne kadar yol alırsa alsın, coğrafi olarak bir Avrupa ülkesi olmaktan ziyade bir Ortadoğu ülkesidir. Zira bu coğrafi iç içelik durumu, Türkiye’nin ekonomisini, güvenliğini ve kültürünü kaçınılmaz olarak etkilemektedir. ABD’nin bölge politikaları karşısında Türkiye’nin tutumu, Arapların ve İranlıların Türkiye’ye ilişkin tavırları, bu coğrafi konumun sonuçlarıdır. 

1948 yılında İsrail’in kurulmasından sonra, Filistin’in bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürememesi ve topraklarının İsrail tarafından aşama aşama gaspedilmesine verilen ad olan “Filistin sorunu” ve Israil ile ilişkiler, Türkiye’nin Ortadoğu politikasının ana odak noktasını teşkil edegelmiştir. Türkiye, İsrail’i ilk tanıyan İslam ülkesi olmuştur. Bunda İnönü hükümetinin seküler eğilimi ve Araplara karşı soğuk tutumu bir faktör ise, İsrail’in demokratik ve kapitalist batılı değerlere sahip olan bir ülke olarak yeni Türkiye Cumhuriyeti için bir tehdit oluşturmadığı algısı daha belirleyici bir faktör olduğu öne sürülebilir.

Demokrat Parti döneminden itibaren Türkiye Araplar ile İsrail arasında bir denge politikasına yakın bir tutum almaya başlamıştır. Zira Türkiye’nin İslam ülkelerindeki çıkarları izahtan varestedir; yukarıda ifade edildiği üzere tarihi ve toplumsal bağlar, ekonomik büyüme için bölge petrolüne olan ihtiyaç, komşularına karşı güvenlik ihtiyacı, Menderes hükümetinin CHP’ye bir reaksiyon olarak işbaşına getirilmiş olmasından dolayı muhafazakar Anadolu halkının İslam dünyasına olan sempatisine ters düşmeme kaygısı bunlar arasında sayılabilir. İsrail’e gelince, Türkiye, o zamanlar kalkınma ve hatta ayakta kalma için hayati önemi haiz Amerikan yardımının tehlikeye atılmaması ve küresel müttefik olan ABD’desteğini canlı tutabilmek için ABD’deki Yahudi lobisini kızdırmamak adına İsrail ile iyi ilişkiler geliştirmek, en azından nötr ilişkileri muhafaza etmek zorunda idi, halen de belli ölçüde öyledir. 

Soğuk Savaş dönemindeki Türkiye-İsrail ilişkileri o dönemde Araplar tarafından, özellikle de milliyetçi Mısır ve Suriye yönetimleri tarafından hiç de sıcak karşılanmamıştır, çünkü bu ülkelerin tehdit algılamaları ile Türkiye’ninki arasında büyük farklar vardır. Türkiye’nin aksine,  Sovyet tehdidi onlar için pek de yakın ve büyük bir tehdit değildir; daha ziyade İsrail ve Siyonizm tehdidi bir numaralı güvenlik sorunudur. 

1970lerde, denge bir ölçüde Araplar lehine bozulmuştur; 1967 Savaşı’ndan sonra Demirel Hükümeti’nin İsrail’e dönük utangaç kınaması bunun sadece başlangıcı olmuştur. İslamcı Milli Selamet Partisi’nin 1973’de iktidar ortağı olması Arap/İslam dünyası ilişkilerde bir köşe taşı teşkil eder. Erbakan’ın Siyonizm karşıtı söylemi ve diğer siyasal hareketlerin buna karşı çık/a/maması, Türk halkının İsrail’e karşı net tavır almasının tohumlarını ekmiş ve anti-siyonist bir bilinci günümüzde halen etkisi devam edecek şekilde Türk siyasal hareketine mal etmiştir. 

Artan petrol fiyatları, yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan Kıbrıs sorunu için Arap ülkelerinin uluslararası forumlardaki desteğine olan ihtiyaç, 1964 Johnson Mektubu ile ABD’nin desteğinin azaldığının su yüzüne çıkması gibi faktörler de bu denge kaymasında etkin olmuştur. Nihayet 1979 yılında FKÖ Ankara’da temsilcilik açmış, bu tarihten itibaren Türkiye Filistin’e İsrail ile aynı seviyede diplomatik temsil hakkı tanımaya başlamıştır. 1991 yılında her iki ülke ile ilişkiler büyükelçilik seviyesine yükseltilmiştir. 

Kısaca ifade etmek gerekirse Türkiye’nin Ortadoğu ile ilişkileri bir yanda tarih, din ve coğrafya diğer yanda ise ekonomi ve güvenlik değişkenleri ile şekillenmiştir. Bir diğer genelleme olarak,  İslam dünyası ile ilişkilerin ağırlıklı olarak idealist/ideolojik faktörlerle, İsrail ile olan ilişkilerin ise büyük ölçüde ulusal çıkarlara dayanan realist yaklaşımlarla şekillendiği ifade edilebilir. 

1980lerden sonra Türkiye’nin bölge ile ilişkilerinin de temel olarak bu ana çizgileri izlediği ifade edilebilir; fakat önemli kırılmalar da sözkonusudur. Özellikle 2000li yıllardaki Türkiye-Ortadoğu ilişkileri ayrı bir inceleme konusu olmalıdır. 


İlave okuma için:

Feroz Ahmad, “Modern Türkiye’nin Oluşumu”, Kaynak Yay.

Andrew Mango, “Turkey in the Middle East” Journal of Contemporary History

Vol. 3, No. 3, The Middle East (Jul., 1968), pp. 225-236

Mahmut Bali Aykan, “The Palestine Question in Turkish Foreign Policy from the 1950s to the 1990s”, International Journal of Middle East Studies, Vol.25 No.1

Dietrich Jung “Turkey and the Arab World: Historical Narratives and New Political Realities”, Mediterranean Politics, Vol.10 No.1 1-17 March 2005




Ortadoğu Neresidir?

Ortadoğu tabirinin doğuşu 1850’lere rastlar. Avrupa merkezli bir bakış açısıyla ortaya çıkmıştır; Yakındoğu, Ortadoğu ve Uzakdoğu olmak üzere Batılılar Doğu’yu üçe ayırarak incelemişlerdir. Yakındoğu kavramı Osmanlı’nın çöküşünden sonra kullanılmaz olmuş, Ortadoğu ise gittikçe artan bir siyasal rekabet alanı olarak popülerliğini artırmıştır. Ortadoğu kavramı ile genelde Arap yarımadası ve yakın çevresi ile Türkiye kastedilirken, bir diğer tanımda Kuzey Afrika ülkeleri ile Orta Asya’da bu tanıma dahil edilmektedir ki buna “Greater Middle East” (Büyük Ortadoğu) da denir.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Mart 2014

Sayı: 308

İlkadım Arşiv