Nisan 2016 Fatih YILMAZ

Yaratılış Gayemiz ‘Sorumluluk’

Allah’ın yeryüzündeki halifesi olması hasebiyle büyük bir sorumluluk yüklenen insanoğlunun bu durumu Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar onu (emaneti, yerine getiremeyecekleri korkusuyla) yüklenmekten yüz çevirdiler ve bundan endişeye düştüler. (Bunun için de üzerlerinden alınmasını rica ettiler). Fakat onu (emaneti) insan yüklendi. Böylelikle o, (nefsine) çok zulmetti ve (akıbetinden) cahil oldu.” (Ahzab, 72) Ayet diyor ki; eğer, dağa inseydi Kur’an; paramparça olurdu dağ Allah korkusundan. Hangi insan durup da ibret almaz ki bundan? Sen ki, bir dağ yanında ne kadar da cücesin / Haddini bilmen için, DAHA KUR’AN NE DESİN!

Vücut olarak zayıf ve ömrünün kısalığı sebebiyle fani olan insanın yüklendiği sorumluluk gerçekten büyüktür. Eğer bu sorumluluğun farkında olur ve kendisini Allah’a götüren ilmi öğrenirse Allah yolunda yürüyerek O’na ulaşır. Bu da Allah’la kendi arasındaki tüm engellerin kaldırılması ile mümkündür. Şüphesiz ki Allah insanın bu sorumluluğunu yerine getirebilmesi için aciz bırakmamış ve onu ilim, irade ve akılla destekleyerek yaratılmışların en üstünü kılmıştır. İyi bir mü’min; bilgiyle donanımlı, ne yaptığını bilen, özgüven sahibi ve bilgiyi gerçek anlamıyla uygulayan kişi demektir. Zaten insanın sorumluluğu bahsedilen bu üç özellikten dolayıdır. Yoksa Allah, insana gücünün yetmeyeceğini yüklememiştir.

İnsan, yaratılış olarak İslam’a meyillidir. Bu konuda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar (Allah’ın insana verdiği yetkileri kullanarak İslam’ı benimseyebilecek kabiliyette). Ancak onu ebeveyni (veya çevresi) Hıristiyan, Mecusi veya Yahudi yapar.” sözleri bunu teyit etmektedir. Yine insanın en güzel biçimde yaratılması Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: “Biz, şüphe yok ki insanı ahsen-i takvimde (düzgün bir şekilde, güzel bir suretin, mükemmel bir mizacın ve çeşitli duyuların sahibi, pek çok gizli kabiliyetlere malik ve ilahi emanetin yüklenicisi olarak) yarattık.” (Tin, 4)

Yaratılmış her şey bir amaç ve gayeye yönelik olarak yaratılmıştır. Eşref-i mahlûkat olan insan da bu dünyaya boşuna gelmemiştir. Kâinatta ne varsa hep sana hizmet edecek, senin emrine verilecek ama senin bir hedefin olmayacak… Bu, aklın kabul edemeyeceği bir şeydir. Yeryüzüne halife olarak gelen insan, halifeliğinin gereğini yapmalıdır. O nedir? Ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluktur. Çünkü insan başıboş, keyfine göre hareket etsin diye yaratılmamıştır. Nitekim Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “İnsanoğlu kendini başıboş bırakılacak mı sanıyor?” (Kıyamet, 36) İnsan; akıl, ilim ve iradeyle beden ve ruhtan ibaret olan bir varlık olduğu için bu yaratılışın bir gayesi olması da doğaldır. İnsan bedenî olarak maddi tarafını, ruhi yönüyle de maneviyatını eşit tutacak bir yaşantı içerisinde hayatını sürdürmek zorundadır. İnsan, hayat mücadelesinde ancak yaratılış gayesiyle paralel olduğu sürece mutlu olabilir. Çünkü insan Allah’a kul olmak ve O’nun kanunlarını yeryüzünde yaşamak ve uygulamak üzere verdiği sözü yerine getirme sorumluluğuyla yaratılmıştır.

Bizim, bir insan olarak her şeyden önce bir “kul” olduğumuz, yani birinin kayıtsız şartsız emrinde olduğumuz şuurunu kendimizde geliştirmemiz gerekiyor. “Bir kere ben tamamen bağımsız veya özgür değilim. Vücudum benim değildir. Allah tarafından bana verilmiştir. Ben onda emaneten duran bir kiracıyım.” diye düşünmeli. Etrafımda ve üzerimde hissettiğim öyle bir güç var ki, nefes alış verişimi bile o ayarlıyor. Verdiğim veya aldığım nefes son olabilir. Vücudum benim zannederken onda olan hiçbir şeyin benim yönlendirmemle olmadığını görüyorum. Kalbimin çalışmasını ben ayarlamadığım gibi kanımın içinde bulunan milyonlarca kan hücrelerine de vazifelerini ben öğretmiş değilim.

İçte ve dışta nereye bakarsam bakayım bana hâkim olan ben değil, benim dışımda bir güç. Bu gücü bana, Kur’an ve onun tebliğcisi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah” olarak tanıtıyor. Allah, içte ve dışta bana hâkimiyetini gösterirken, yine aynı noktalarda müthiş bir rahmaniyet ve şefkat de gösteriyor. İyi düşünmeli insan, eğer insansa; sevdiklerimin bana verdiklerini severken ve onlardan dolayı sevinirken, sevdiklerimi bana vereni sevmemem ve onu saymamam ve onun isteklerine karşı kayıtsız kalmam düşünülebilir mi? Vücuduma ait hangi organ olursa olsun o bana O’nun tarafından bir hediyedir. Hem de öyle değerlidir ki, hiçbir hakkım yokken bana verilmiş.

Mesela gözüme bir değer biçeyim, acaba milyarlar verseler onu verir miyim? Hayır, vermem ve ona bir değer biçemem. İşte bu kadar değerli şeyler bana tamamen bir ikram olarak verilmiştir. Onlardan daha değersizini elde etmek için aylarca, günlerce çalışırken, onların bana bir ikram olarak verilmesi karşısında ikram sahibine karşı kayıtsız kalamam. Bu, saygısızlık olur diye düşünmeli insan. Şöyle bir düşünelim; yanımızda âmâ bir şahıs var, elinden tutmuşuz onunla birlikte dışarı çıkıyoruz. Kendi haline bırakmamız mümkün değil, ona mihmandarlık yapıyoruz. “Aman kaldırıma dikkat et, kaldırım var! Dur araba geçiyor.” gibi karşıdaki kişiye bir sürü ikazda bulunuruz. Bunun yanında onun göremediği; gökyüzünün maviliği, ağaçların yeşilliği, dağların güzelliği ve bunlar gibi birçok güzellikler karşısında insan işte o zaman daha önce hiç farkına varamadığı gözünün ne kadar da önemli ve kıymetli olduğunu fark edecek ve Yaradan’a hemen o an secde edesi gelecektir.

Allah’a ibadet, insanoğlunun şartları aşıp O’na yönelmesi ve O’nun kanunları çerçevesinde tavizsiz, engellemelere aldırmadan, yalnız Allah’ın kulluğu şuuruna ererek yapılabilir. Aksi halde bahşedilmiş sınırlı özgürlüklerle nefis, şeytan ve tuğyandan oluşan bir yaşamla ne Allah’ın kulluğuna ne de insan olduğumuzun şuuruna erebiliriz.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Nisan 2016

Sayı: 333

İlkadım Arşiv