Nisan 2016 Selim ARMAĞAN

Keşke Kitabım Verilmeseydi!

Kitabı sol tarafından verilen ise der ki: “Keşke bana Kitabım verilmeseydi! Şu hesabımı hiç bilmemiş olsaydım! Keşke ölüm işimi bitirmiş olsaydı! Malım bana hiçbir fayda sağlamadı. Gücüm, saltanatım benden yok olup gitti.” (Hakka, 25-29)

Bir yolculuğa çıktık ve yolun ne zaman sonlanacağını bilmiyoruz. Geçtiğimiz yollar meşakkatli olsa da yolda gördüklerimiz ve yaşadıklarımız bizi hayata ve yaşamaya çok bağladı. Biz bu dünyayı sevdik, o kadar çok sevdik ki kendimizi ölümsüz, dünyayı da ebedi zannettik. Her gün insanlık ailemizden binlercesini toprağa verdiğimiz halde ölümü kendimize yakıştıramadık. Sıkça okuduğumuz halde “Öyle bir günden sakının ki, o gün Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra da herkese kazancı tamamıyla ödenecek ve hiç kimse haksızlığa uğramayacaktır.” (Bakara, 281) ayetini yolculuğumuzun süreli ve sorumlu bir yolculuk olduğunu tam idrak edemedik.

Dünya hayatı tamamen ticari bir yolculuktur. Ticaretten maksat; kazanmak, güçlenmek ve gelişmek için; emek, güç ve zaman harcamak; hatta başkalarının da emeğinden ve gücünden yararlanmaktır. Mü’min akıllı kişidir. İnkârcılar gibi olamaz. O, yatırımlarını sadece gördüğü dünyaya yapmaz. O, bu dünyadan başka bir âleme de inanır. Yatırımlarını bu dünyaya yaparken niyetini Allah’a halis kılarak ahiret köşkleri ve sarayları da kazanmayı hedefler. Bu nedenle nasıl ki dünyalıklar, mutluluğu lüks ve şatafatta arıyorlarsa mü’minler de bir gün “…keşke…” dememek için mutluluğu, garipleri sevindirmekte, aç ve açığın ihtiyaçlarının karşılanmasında ararlar. Ömür sermayesini bu yolda tüketip dünya hazzını ve mutluluğunu yakalamakla kalmaz, ahirette de Firdevs ve Adn cennetlerine varisi olmayı umarlar.

“İyiler ise, kâfur katılmış bir kadehten içerler. Bu, Allah’ın has kullarının içtikleri ve akıttıkça akıttıkları bir pınardır. O kullar, şiddeti her yere yayılmış olan bir günden korkarak verdikleri sözü yerine getirirler. Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” “Biz, çetin ve belalı bir günde Rabbimizden korkarız.” derler. İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger; yüzlerine parlaklık, gönüllerine sevinç verir.” (İnsan, 5-11)

Halk için, gösteriş için, kulların isteklerine hizmet için yapılan çalışmaların mükâfatları da halktan alınabilen maddi ve moral kazanımlardan ibaret kalır. Halkın ilgisi ve ihtiyacı değişince batak mal gibi onlar da batar giderler. İflas eden kişi gibi yok olurlar. Ahiret için de yanlarında elem ve yoksunluktan başka kendilerine bir şey kalmaz. Kıyamet onların başında patlar. Ve “Kitabı sol tarafından verilen ise der ki: “Keşke bana Kitabım verilmeseydi! Şu hesabımı hiç bilmemiş olsaydım! Keşke ölüm işimi bitirmiş olsaydı! Malım bana hiçbir yarar sağlamadı. Saltanatımda benden yok olup gitti.” (Hakka, 25-29) der.

İşte o zaman içinde bulunduğu durumun tattığı ölüm acısından çok daha acı ve dehşet verici olduğunu fiilen görür ve yok edici, daha kapsamlı bir ölümü temenni edip “Keşke, ilk ölüm işimi bitirse, her şeyi kesip atsa da beni bu felâketten, bu dehşetli işlerden kurtarsaydı.” der. Bu, yalnız, geçmişle ilgili bir temenni değildir; ölümden kaçan adamın, gördüğü bu felaket karşısında bir daha ölmeye razı olup da ölümü şimdi bir kurtuluş çaresi olarak görmesi ve hasretle arzulamasıdır. “Görevli meleğe şöyle seslenirler: ‘Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin.’ O da ‘Siz hep böyle kalacaksınız.’ der.” (Zuhruf, 77) Onlar artık orada ne ölür ne de yaşarlar. Sadece hasret ve pişmanlık duyarlar. “İftihar ettiğim, böbürlendiğim, herkesin başına ekşidiğim, güvendiğim mülküm, hâkimiyetim, servet ve zenginliğim, saltanatım yok olup gitti. Felâketler içinde yoksul ve güçsüz, çaresiz kaldım.” der.

Ukbe b. Ebî Muayt, Hz. Peygamber aleyhisselam’ın toplantısına çokça gelirmiş. Bir gün O’nu ziyafete davet etmiş, Peygamber efendimiz, o şehadet kelimesini söylemeden yemeğini yemekten kaçınmış. Bunun üzerine Ukbe de kelime-i şehadeti getirmiş, Übey b. Halef de bunu duyunca yakın arkadaşı Ukbe’yi azarlamış; “Sapıttın, sen ona varıp ensesine vurup yüzüne tükürmezsen senden hoşnut olmam.” demiş. Ukbe de Peygamber aleyhisselam’a secdede iken rast gelmiş ve o kötü fiili işlemişti. Bunun üzerine şu ayetler nazil oldu; “O gün zalim kimse ellerini ısıracak: ‘Eyvah!’ diyecek; ‘Keşke Peygamberin yanında bir yol tutsaydım! Eyvah!’ diyecek; ‘Keşke falancayı dost edinmeseydim. Çünkü Kur’an bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.’ Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakır.” (Furkan, 27-29)

Rasulullah aleyhisselam buyurdular ki: “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.” (Buhari)

“… Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakır.” ayetindeki şeytan, İblis’le birlikte karşımızda ete ve kemiğe bürünmüş olan insan şeytanlarıdır. Bunlar İblis’ten daha tehlikelidir. İblis ve avenesi insana vesvese verirken, insan şeytanları hak yolda ilerleyen kulun kolundan tutup onu günaha sevk eder; hatır ve gönül koyar; maddi menfaatler ve zararlar gösterir. Hak yolda sebat gösterenler ahiret yurdunu kazanmışlardır. Allah “Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve cennetteki ipekleri lütfeder. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar; ne yakıcı sıcak görülür orada ne de dondurucu soğuk.” (İnsan, 12-13)

“Din, nasihatten ibarettir!” Yanındakiler sordu: “Kimin için ey Allah’ın Resulü?” “Allah için, kitabı için, Resulü için, Müslümanların imamları ve hepsi için! Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin ayinesindir, onda bir rahatsızlık görürse onu gidersin.” (Tirmizi)

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Nisan 2016

Sayı: 333

İlkadım Arşiv