Eylül 2017 Mahmut AVEDER

Derdim Bana Derman İmiş

Ebû Saîd ve Ebû Hureyre radıyallahu anhum’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar Müslümanın başına gelen her şeyi Allah onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar.” (Buhârî-Müslim)

Geçici olsun sürekli olsun, fizikî olsun rûhî olsun, geleceğe yönelik olsun, geçmişe ait olsun, gam-keder, yorgunluk-hastalık gibi Müslümanı üzen, zorlayan her çeşit sıkıntı sebebinin, hatta ayağa batan bir dikenin bile Müslümanın hatalarına keffâret olacağı bildirilmektedir. Bu da başa gelen her belânın, mutlaka cezâ anlamı taşımadığını göstermektedir. Önemli olan başa gelene sabredebilmektir.

İnsan, hem ezâ çekmek hem de onun sevâbından mahrum kalmak gibi iki zarara katlanmamalı, başa gelene sabretmelidir. Unutulmamalıdır ki, “Asıl belâya uğrayan, sevaptan mahrum kalandır.” Belâ ve musibetler her zaman cezâ değildir. Bazen da rahmettir. Sabreden mü’min için sıkıntıları, günahlarına keffâret olur. Bu da bir nimettir.

Abdullah İbni Mes’ûd radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şiddetli bir sıtma nöbetine tutulmuş olduğunu rivayet eder. Abdullah İbni Mes’ûd radıyallahu anh, Hz. Peygamber’e eliyle dokunduktan sonra, ateşinin çok fazla olduğunu söylemiştir. Efendimiz de çektiği sıkıntının iki Müslümanın ıstırabına denk bir ıstırap olduğunu ifade buyurmuştur. İbni Mes’ûd’un “İki kat sevap kazanmanız içindir (herhalde)” diye açıklama istercesine söylediği söze Efendimiz olumlu cevap vermiştir.

Bilindiği gibi, kulun uğradığı belâ ve musîbetler sadece günahların affına vesile değildir. Aynı zamanda Allah katındaki derecesinin yükselmesine de sebeptir. Hz. Peygamber hakkında bu ikinci mâna geçerlidir. Resûl-i Ekrem hastalığının şiddetinden asla söz ve şikâyet etmemiş, ancak İbni Mes’ûd’un sorması üzerine durumunu açıklamıştır.

Ebû Hureyre radıyallahu anh’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah, hayrını dilediği kişiyi sıkıntıya sokar.” (Buhârî)

Hadis-i şerifler başa gelen sıkıntıların bazen lütuf ve hayır vesilesi olacağını açıkça ortaya koymaktadır. Burada söz konusu olan belâ ve musibetlerin neler olabileceğini ise Bakara sûresinin 155. âyeti açıklamıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “…Sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltmekle sınarız. Sabredenleri müjdele!”

Önceki iki hadiste de görüldüğü gibi belâ ve musîbetler, sabır gösterilirse ya günahların bağışlanmasına ya da burada işâret edildiği üzere hayır ve ecirlere vesile olur. Nitekim İmam Gazzâlî, konuya üç ayrı yorum getirmiştir:

  1. Münafığın başına gelen musîbet ve hastalıklar. Münafık, sıkıntıya sabretmeyip şikâyette bulunduğu için bunlar onun hakkında tam bir cezâ anlamı taşır.
  2. Mü’minin hastalık ve musîbeti. Mü’min, bunların Allah’tan geldiği bilinci içinde sabreder. Böylece de sıkıntıları günahlarına kefâret olur.
  3. Şükür ve rızâ halindeki olgun mü’minlerin hastalık ve sıkıntıları. Bunlar belâ ve musîbet halinde de Allah’a hamd ve şükür görevlerini yerine getirirler. Öylece onların sıkıntıları, Allah katındaki derecelerinin yükselmesine vesile olur.

Şunu unutmamak gerekir ki bu dünya imtihan dünyasıdır. Allah katında derece sahibi olmanın bir yolu da belâ ve musibetlere uğramaktan geçmektedir. Bu durumda yapılacak iş, başa her ne gelmişse, onu sabır ve rıza ile karşılamaktır. Müslümanın asıl kazancı buradadır. Bir anlamda sabır, Müslüman için, her olumsuzluğu lehine çevirmeye imkân vermektedir. Müslüman belâ ve musibetlere sabretmek suretiyle Allah katındaki derecesini yükseltebilir. Yunus Emre’nin “Derdim bana derman imiş” dediği de bu olsa gerek.

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Mükâfatın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. Allah, sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rıza gösterirse Allah ondan hoşnut olur. Kim de rıza göstermezse Allah’ın gazabına uğrar.” (Tirmizî-İbnî Mâce)

Allah Teâlâ kullarını dünyada çeşitli imtihanlardan geçirir. Ancak bu, her defasında cezalandırma anlamında değildir. Allah, hayrını dilediği kullarını da belâ ve musibetlere uğratır. İmtihana tabi tutulan kul eğer sabrederse, günahları bağışlanır ve ahirete günahlarından arınmış olarak gider. Bu, kul için en büyük hayırdır. Hadisimiz işte bu gerçeği hatırlatarak, başına belâ ve musibet gelmiş olanları sabır göstermeye teşvik etmektedir. Bu durum hastalık, sıkıntı ve belâya uğramayı istemek anlamına gelmez. Biz Allah’tan sıhhat ve âfiyet istemekle emrolunduk. Ancak istemeden başa gelen sıkıntılara da sabretmemiz gerekir.

Bu arada aynı hataları işlediği halde dünyada cezalandırılmayan insanlara iyilik edildiği de sanılmamalıdır. Onlar işledikleri bütün günahlarla birlikte kıyamet gününde ilâhî huzura gelecekler ve -şayet Allah Teâlâ bağışlamazsa- işledikleri günahların cezalarını tam olarak çekeceklerdir. Dünyanın sıkıntısı ahiretin azabı yanında elbette hafif kalacaktır. Bu sebeple de dünyada cezasını çekmiş olan kârlı çıkacaktır.

İmtihanların ağırlığı ölçüsünde büyük sonuçların bulunduğu müjdelenmektedir. Bu da ağır ve ciddî musibetlere dayanma gücü vermesi açısından fevkalâde önemli bir ölçüdür. O halde Allah Teâlâ’dan gelen musibetlere rıza göstermek gerekir.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Eylül 2017

Sayı: 350

İlkadım Arşiv